Neo liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neo liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2009 Cumartesi

Sessiz Amerikalı ve en yeni Trio durumları


Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu

-Pakize’nin en yeni hali-

Sadık Yemni


Ünlü İngiliz yazar Graham Green, Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı. Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır.

Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy, Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı, Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar.

Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.


İki emperyal ve Phuong
Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular.

Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika, Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.

İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.

Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım.

“Bundan sonraki hamlen ne olacak?”
Pyle doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”
“Bana Thomas desen daha iyi olur.”
“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”
Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı.
Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.
“Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”
----
“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun? Müthişsin, müthiş!”
“Teşekkür ederim.”
“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”
“Ne hakkında?”
“Phuong.”
“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”
“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”
Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. “ dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”
“Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle.
“Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı.
---
“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”
“Ama mutlu o.”
“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. “
“Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?”
“Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”
“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”
“Benim aylığımdan başka param yok.”
“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.”

Sessiz Tanık Vigot
Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.

Yıl 2002. The Quiet American yine popüler
The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine, Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.

İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı.

Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım.
Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır.
Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale etmek altmış yıl önce de bayağı popülermiş.

Trio Durumları
1991 de vefat eden Graham Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Ekonomik krizle yeniden şekillenen yeni dünyayı da. Şu anda Vigot(Fransız), Hans(Almanya), Kader(İran), Osman(Türkiye), İvan(Rus) ve diğer aktörler de bundan sonraki filmde rol almak istemekteler. Pakize’nin rolü bu nedenle biraz karmaşıklaşmış durumda.

Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.

The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. Yarım yüzyıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar.

Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.

NOT: 1 - Fowl: Kuş, kümes hayvanı anlamına geliyor. Faul okunuyor. Bizde fol yok yumurta yok derler ya. Bu fol, o fowl olmasın? Pyle’de de Pilon, direk, kule tınısı var sanki.
2 - Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Bayağı hayırlı bir iş yapmış psikolog.

------------------------------

27 Ocak 2009 Salı

They Live - Onları yaşatanlar biziz


They Live - Onları yaşatanlar biziz


Ünlü rejisör John Carpenter, 1988 yılında yaptığı filmin adı They Live. Carpenter, Frank Armitage takma adıyla Ray Nelson’un 1963 yılında yazdığı Sabah saat sekizde (Eight O’Clock in the Morning) adlı öyküden ve 1981 ile 1987 yılları arasında çıkan Alien Encounters (Alien ile karşılaşma) adlı dergiden hareketle yazmış senaryoyu.

Kısmen bilimkurgumsu thriller, kısmen kara komedi olan film tamah, güdümlü tüketim ve günümüzde ekonomik krizlere karşı duyulan korkuyu da yansıtmakta.

1980’lerin Amerikası. Toplumu ve ekonomiyi yöneten elit sınıflar medyayı ekonomik çıkarları için kullanan, aslında dünyalı olmayan kimseler olarak gösteriliyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: O sıralar ünlü bir güreşçi olan Roddy Piper’in canlandırdığı John Nada Los Angeles’de evsiz barksız ve iş arayan biridir. Bir şahtiyede iş bulur. Oradan tanıdığı arkadaşı sayesinde evsiz ve barksızların barındığı shantytown’da, derme çatma kurulmuş bir gecekondu biriminde kalır. Gece sokağın karşısındaki küçük kilisede bazı garipliklerin yaşandığını farkeder. Sonra gece yarısı polis kiliseyi basar ve gecekonduda oturanları orayı terketmeye zorlar. John çöplerin arasında bulduğu bir karton kutuda yüzlerce güneş gözlüğü bulur. Bu kutu daha önce dikkatini çekmiştir. Birini alır ve diğerlerini saklar. Gözlüğü takınca birden şehrin görüntüsü değişir. Her yerde normal gözlerle görünmeyen, ama beyin tarafından farkedilmeden algılanan kocaman reklam panoları asılıdır. Obey-İtaat et, conform- boyun eğ, watch television and sleep-televizyon izle ve uyu yazılıdır. Bir diğer panoda Karayipler’e gel yazısı bulunmaktadır. Daha yukarıda plajda yatan bir kadın resmi ve Evlen ve üre yazısı göze çarpmaktadır. Bir kumbara resminin altında Bu senin tanrın yazılıdır.

Gözlükle bakılınca bazı insanların yüzleri kurukafa şeklinde olan Uzaylılar (Alien) olduğunu farkeder. Bunlar her yerdedirler. Dünyayı idare eden kesim olmuşlardır kimseye belli etmeden.

John Nada o kilisede gördüğü kimseleri bulur ve uzaylılara karşı (aliens) kurulmuş örgütte yer alır. Katıldığı seminerde uzaylıların dünyadaki karbondioksit ve metan çıkışını mahsus artırmakta olduklarını, bunu dünyayı geldikleri yere benzetmek için yaptıklarını öğrenir. Lensleri Albert Hoffman adlı biri icat etmiştir. Bu kimsenin LSD’nin mucidi olduğundan söz edilmez tabii ki. Lensler sayesinde kara gözlük takmadan kurtulurlar ve rahatlıkla gerçek dünyayı izleyebilirler.

Bu arada cable 54 adlı yerel bir televizyon vericisinden uzaylıları kamufle eden sinyalin verildiğini saptamışlardır. Nada güçlükle çatıya çıkar ve ölmek pahasına çatıdaki anteni imha eder. Son nefesini verirken zaferle uzaylılara fallus işareti yapar.

Işın kesilince Los Angeles sürprizlerle dolu bir yer olur. Barda sohbet eden kibar giyimli birinin, televizyonda haberleri veren spikerin vb. alien olduğu çıkar ortaya. Film seks yapan iki kişiden birinin şoke olmasıyla sona erer.


Carpenter’ın filmindeki politik mesajın yoğunluğu 1980’lerde iyice belirginleşen bir hastalıktan, popüler kültür ve politikanın giderek artan derecede ticarileşmesinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Carpenter o sıralardaki deneyimini şöyle anlatır: Tekrar televizyon seyretmeye başladım. Ve hemen gördüğümüz her şeyin bize bir şey satmak için dizayn edildiğini farkettim. Bütün istedikleri bizim bir şey satın almamızdı. Tek istedikleri şey paramızı almaktı. Bunlar bir çeşit Alien’dı ve bütün insanlığı hipnotize etmişti.

Bu film yapılalı yirmi yılı geçti. Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bu alienlerin işi. Kan döken ve dünya çapında barışa izin vermeyenler de onlar. O bahsini ettiğimiz ışın sayesinde foyalarını belli ölçüde gizlemeyi başarıyor ve gerçeği çarpıtıyorlar. Işının acımasız hizmetkârları her yerdeler. Ama Nada’ların sayısı da artmakta.

Bir gün ışın kesildiğinde alienlar maskesiz kalacaklar. Maskeleri besleyen ışının kaynağı biziz. Mini Cable 54’ler hipnozla beynimize iliştirilmiş durumda. Işın onların yenilebilir olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden kesilecek.

Bu kadar basit!

------------------------

25 Aralık 2008 Perşembe

Neo-Liberalist Küreselleşmenin sonu ve Bumerang pabuçları













Neo-Liberal Küreselleşmenin sonu ve Bumerang pabuçları.

Iraklı gazeteci Muntasar El Zeydi'nin ABD Cumhurbaşkanı W. Bush’a ayakkabı fırlatması bir devrin sona ermesinin mizah yüklü bir simgesi.
Immanuel Wallerstein aşağıdakı yazısında Neo-Liberal Küreselleşmenin muhtemel sonundan söz etmekte.

NOT:

1 - Ayakkabılarıma uzun don lastikleri takarak bumeranglı ayakkabılar imal ettim.

2 - Hepinizin yeni yılını Neo-L. Küreselleşmesiz olarak kutluyorum.






Immanuel Wallerstein
2008: Neo-liberal Küreselleşmenin Sonu
1 Şubat 2008
Çeviren: Açalya Temel

Neo-liberal küreselleşme ideolojisi 1980’lerin başından beri yükselişteydi. Aksi iddia edilse de, bu ideoloji modern dünya-sistemin tarihinde aslında yeni bir düşünce değildir. Dünyadaki hükümetlerin, dünya pazarında başarılı olma çabasındaki büyük, etkin işletmelerin yolundan çekilmesi gerektiği düşüncesi kadar eskidir. Bunun ilk politik sonucu, bu işletmelerin mal ve sermayeleri ile tüm sınırları serbestçe aşmalarına tüm hükümetlerin izin vermesi gerekliliğiydi. İkincisi, tüm hükümetlerin, üretken işletmelerin mülk sahibi olma rolünden sıyrılması ve ellerinde ne varsa özelleştirmesiydi. Üçüncüsü ise, yine tüm hükümetlerin toplumsal refaha yönelik transfer harcamalarını tamamen kaldırmasa da en aza indirmesiydi. Bu eski düşünce her zaman dönemsel olarak moda olagelmiştir.



1980’lerde bu düşünceler, tüm dünyada birçok ülkede üstün gelmekte olan ve bir o kadar eski Keynesyen ve/veya sosyalist görüşlere karşı görüş olarak önerildi. Bunlar [Keynesyen ve/veya sosyalist görüşler] ekonomilerin karma olması gerektiği (devlet artı özel girişim), hükümetlerin vatandaşlarını yabancı tekelvâri şirketlerin soygunculuğundan koruması gerektiği, hükümetlerin hali vakti yerinde olmayan sakinlerine yarar aktarımında bulunmasıyla (özellikle eğitim, sağlık ve gelir düzeylerinin yaşanabilir düzeyde tutulması) yaşam şansını eşitlemeye çalışması gerektiği yolundaydı. Bu da elbette daha iyi durumdakilerin ve şirketlerin vergilendirilmesini gerektiriyordu.



Neo-liberal küreselleşme programı, 1945 sonrasında başlayıp 1970’lerin başına dek devam eden ve Keynesyen ve/veya Sosyalist görüşlerin hakimiyetini destekleyen, küresel ölçekteki benzersiz büyümenin ardından tüm dünyada baş gösteren durgunluktan faydalandı. Kârlardaki bu durgunluk özellikle de Küresel Güney’de ve Sosyalist Blok denen ülkelerde olmak üzere çok sayıda ülkede ödemeler dengesi sorunlarına yol açtı. Neo-liberal karşı taarruzun başını çekenlerse Birleşik Devletler ve Büyük Britanya’nın sağcı hükümetleri (Reagan ve Thatcher) ve iki ana hükümetlerarası finans kurumu, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası idi. Bunların birleşimi, Washington Konsensüsü’nü yarattı ve güçlendirdi. Bu ortaklaşa politikanın sloganı Bayan Thatcher’ın icadıydı: TINA (“There is No alternative”; yani “Başka Alternatif Yok”) Bu slogan, tüm hükümetlere politika önerilerine uymaları gerektiği, aksi takdirde yavaş büyümeyle ve karşı karşıya gelebilecekleri herhangi bir güçlükte uluslararası yardım isteklerinin reddedilmesi ile cezalandırılabilecekleri mesajını vermek için tasarlanmıştı.
Washington Konsensüsü herkese yeniden ekonomik büyüme ve küresel durgunluktan çıkış yolu vaat ediyordu. Neo-liberal küreselleşmenin taraftarları politik olarak oldukça başarılıydı. Küresel Güney’de, Sosyalist Blok’ta ve güçlü Batı ülkelerinde hükümetler değiştikçe, özelleşen endüstriler sınırlarını ticarete ve malî işlemlere açtılar ve refah devletini küçülttüler. Sosyalist fikirler, hatta Keynesyen fikirler kamuoyunda itibar kaybetti ve politik elitler tarafından terk edildi. Bunun en dramatik sonuçları ise, eski Sovyetler Birliği ve Doğu ve Orta Avrupa’da Komünist rejimlerin çöküşü ve buna ilaveten halâ ismen Sosyalist olan Çin’de piyasa dostu politikaların benimsenmesi oldu.



Bu büyük politik başarının tek sorunu ekonomik başarıyla perçinlenememesiydi. Tüm dünyada endüstriyel işletmelerde yaşanan durgunluk devam etti. Hisse senedi piyasalarında yükselen dalga üretimden sağlanan kârlardan değil, spekülatif finansal manipülasyondan kaynaklanıyordu. Dünyada ve ülkeler dahilinde gelir dağılımı oldukça çarpıklaştı. Dünya nüfusunun en tepedeki yüzde 10’unun ve özellikle yüzde 1’inin gelirinde muazzam artış olurken geri kalanın reel gelirlerinde düşüş yaşandı.



Serbest “piyasa”nın zaferlerine ilişkin rüyadan 1990’ların ortalarına gelindiğinde uyanılmaya başlandı. Bunu çeşitli gelişmelerde görmek mümkün: birçok ülkede nispeten daha toplumsal refah odaklı hükümetlerin iktidara gelmesi, hükümetlerin korumacı politikalara geri dönmesinin yeniden talep edilmesi, özellikle emek hareketleri ve tarım işçileri örgütlerinin “başka bir dünya mümkün” sloganıyla alternatif küreselleşme hareketini tüm dünyada geliştirmesi gibi.
Bu politik tepki yavaş ama sağlam büyüdü. Bu sırada neo-liberal küreselleşmenin savunucuları bunda ısrar etmeye devam etmekle kalmadı, Bush rejimi vasıtasıyla baskılarını arttırdı. Bush hükümeti bunun yanında (üst gelir grubuna hitabeden vergi indirimleriyle) daha çarpık bir gelir dağılımını ve (Irak işgali ile) tek taraflı maçomilitarist bir dış politikayı teşvik etti. Bunu, ABD hazine bonolarını, dünya enerji arzını ve ucuz üretim tesislerini kontrol edenlere satmak yoluyla giriştiği fantastik bir borçlanma ile finanse etti.



Sadece borsa göstergelerine bakılacak olursa, kağıt üzerinde her şey iyi görünebilir. Ne var ki, patlamak zorunda olan bir süper-kredi balonu var. Irak işgali (artı Afganistan, artı Pakistan) büyük bir askeri ve politik fiyaskonun kanıtları. Birleşik Devletler’in ekonomik sağlamlığına duyulan güven doların radikal düşüşüyle sarsıldı. Dünya hisse senedi piyasaları da, balon patlamaya yaklaştıkça korkudan titriyor.



Öyleyse hükümetlerin ve halkların içine çekildiği politik sonuçlar nelerdir? Ufukta dört sonuç görünüyor. İlki, Dolar’ın dünyanın rezerv parası olma rolünün sona ermesidir ki, bu hem Birleşik Devletler hükümetinin hem de tüketicilerinin süper-borçlanma politikasının devamını olanaksız kılacaktır. İkincisi hem Küresel Kuzey hem de Küresel Güney’de yüksek dozda korumacılığa geri dönülmesidir. Üçüncüsü, batmakta olan işletmelere devletin el koyması ve Keynesyen önlemlerin uygulanmasıdır. Sonuncusu, toplumsal-refaha yönelik yeniden bölüşüm politikalarının geri dönüşüdür.



Politik denge geriye doğru bir salınım yapıyor. Bundan yaklaşık on yıl sonra neo-liberal küreselleşme, dünya-ekonominin tarihininde bir çevrimsel salınım olarak kaydedilecek. Asıl soru bu aşamanın sona erip ermediği değil, geriye doğru salınımın geçmişteki gibi, dünya-sistemde göreli bir denge durumunu tesis edip edemeyeceğidir. Yoksa çok fazla hasar mı oluştu? Yoksa bugün, dünya-ekonomide ve dolayısıyla bütün olarak dünya-sistemde daha vahşi bir kaosun mu ortasındayız?

*

Commentary No. 226, Feb. 1, 2008
"2008: The Demise of Neoliberal Globalization"
by Immanuel Wallerstein
The ideology of neoliberal globalization has been on a roll since the early 1980s. It was not in fact a new idea in the history of the modern world-system, although it claimed to be one. It was rather the very old idea that the governments of the world should get out of the way of large, efficient enterprises in their efforts to prevail in the world market. The first policy implication was that governments, all governments, should permit these corporations freely to cross every frontier with their goods and their capital. The second policy implication was that the governments, all governments, should renounce any role as owners themselves of these productive enterprises, privatizing whatever they own. And the third policy implication was that governments, all governments, should minimize, if not eliminate, any and all kinds of social welfare transfer payments to their populations. This old idea had always been cyclically in fashion.

In the 1980s, these ideas were proposed as a counterview to the equally old Keynesian and/or socialist views that had been prevailing in most countries around the world: that economies should be mixed (state plus private enterprises); that governments should protect their citizens from the depredations of foreign-owned quasi-monopolist corporations; and that governments should try to equalize life chances by transferring benefits to their less well-off residents (especially education, health, and lifetime guarantees of income levels), which required of course taxation of better-off residents and corporate enterprises.

The program of neoliberal globalization took advantage of the worldwide profit stagnation that began after a long period of unprecedented global expansion in the post-1945 period up to the beginning of the 1970s, which had encouraged the Keynesian and/or socialist views to dominate policy. The profit stagnation created balance-of-payments problems for a very large number of the world's governments, especially in the global South and the so-called socialist bloc of nations. The neoliberal counteroffensive was led by the right-wing governments of the United States and Great Britain (Reagan and Thatcher) plus the two main intergovernmental financial agencies - the International Monetary Fund and the World Bank, and these jointly created and enforced what came to be called the Washington Consensus. The slogan of this global joint policy was coined by Mrs. Thatcher: TINA, or There is No Alternative. The slogan was intended to convey to all governments that they had to fall in line with the policy recommendations, or they would be punished by slow growth and the refusal of international assistance in any difficulties they might face.

The Washington Consensus promised renewed economic growth to everyone and a way out of the global profit stagnation. Politically, the proponents of neoliberal globalization were highly successful. Government after government - in the global South, in the socialist bloc, and in the strong Western countries - privatized industries, opened their frontiers to trade and financial transactions, and cut back on the welfare state. Socialist ideas, even Keynesian ideas, were largely discredited in public opinion and renounced by political elites. The most dramatic visible consequence was the fall of the Communist regimes in east-central Europe and the former Soviet Union plus the adoption of a market-friendly policy by still-nominally socialist China.

The only problem with this great political success was that it was not matched by economic success. The profit stagnation in industrial enterprises worldwide continued. The surge upward of the stock markets everywhere was based not on productive profits but largely on speculative financial manipulations. The distribution of income worldwide and within countries became very skewed - a massive increase in the income of the top 10% and especially of the top 1% of the world's populations, but a decline in real income of much of the rest of the world's populations.

Disillusionment with the glories of an unrestrained "market" began to set in by the mid-1990s. This could be seen in many developments: the return to power of more social-welfare-oriented governments in many countries; the turn back to calling for government protectionist policies, especially by labor movements and organizations of rural workers; the worldwide growth of an alterglobalization movement whose slogan was "another world is possible."

This political reaction grew slowly but steadily. Meanwhile, the proponents of neoliberal globalization not only persisted but increased their pressure with the regime of George W. Bush. Bush's government pushed simultaneously more distorted income distribution (via very large tax cuts for the very well-off) and a foreign policy of unilateral macho militarism (the Iraq invasion). It financed this by a fantastic expansion of borrowing (indebtedness) via the sale of U.S. treasury bonds to the controllers of world energy supplies and low-cost production facilities.

It looked good on paper, if all one read were the figures on the stock markets. But it was a super-credit bubble that was bound to burst, and is now bursting. The Iraq invasion (plus Afghanistan plus Pakistan) are proving a great military and political fiasco. The economic solidity of the United States has been discredited, causing a radical fall in the dollar. And the stock markets of the world are trembling as they face the pricking of the bubble.

So what are the policy conclusions that governments and populations are drawing? There seem to be four in the offing. The first is the end of the role of the U.S. dollar as the reserve currency of the world, which renders impossible the continuance of the policy of super-indebtedness of both the government of the United States and its consumers. The second is the return to a high degree of protectionism, both in the global North and the global South. The third is the return of state acquisition of failing enterprises and the implementation of Keynesian measures. The last is the return of more social-welfare redistributive policies.

The political balance is swinging back. Neoliberal globalization will be written about ten years from now as a cyclical swing in the history of the capitalist world-economy. The real question is not whether this phase is over but whether the swing back will be able, as in the past, to restore a state of relative equilibrium in the world-system. Or has too much damage been done? And are we now in for more violent chaos in the world-economy and therefore in the world-system as a whole?