24 Şubat 2009 Salı

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


J.L.B’ye

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.

1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.


Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan. Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.
……

Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.

Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.

İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.
Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,
Can yayınları, 1985

Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.

Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.

Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.

Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak. Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.

Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.

Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.

Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.

Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.

Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.

Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.

Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.

Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki, küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.

Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir
gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak.

İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.

Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.

Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak. Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.

İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek. Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.

Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.

Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek. C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.

Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.

Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.

Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.

Bir dakika... Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.
Aralık 2007 Amsterdam
-------------------------------------------

12 Şubat 2009 Perşembe

Akbabanın Bugünleri


Akbabanın Bugünleri



Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha önce bile. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?
Joe: Onlara sordun mu?
Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.



Akbabanın üç günü

1975 yapımı, Sydney Pollack’ın yönettiği Akbaba’nın üç günü(three days of the condor) filmini geçenlerde yeniden izledim. Joe Turner(Robert Redford) araştırma uzmanı olarak çalıştığı CIA’ya ait bürodaki herkes bir baskınla öldürülür. Şans eseri kurtulan ve tek başına kalan Turner evine bile gidemez duruma gelir. İronik bir şekilde CIA’nın katilleri peşindedir. Zor kullanarak Kathy (Faye Dunaway) adlı bir genç kadının evine sığınır. Ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bu üç günün hikayesidir film ve otuz küsur yıl sonra dahi hâlâ heyecanla seyredilebilmektedir. Daha da ilginci, filmin konusu inanılmaz günceldir.

Hemen öncesinde de 2007 yılı çıkışlı Son Ültimatom (The Bourne ultimatum) izlemiştim. Serinin yeni bölümünde Jason Bourne, yeni bir gelecek bulabilmek için kendi geçmişindeki izleri yakalamaya devam eder. Gerçek Jason Bourne‘i bulma çabasına devam ederken Moskova‘dan Paris, Londra, Tanca (Fas) ve New York‘a uzanan geniş bir alanda seyahat etmek; sürekli manevralarla her an peşinde olan yüzlerce polisi, federal ajanları ve Interpol ajanlarını safdışı etmek zorunda kalıyordu. Serinin önceki iki filmi olan “The Bourne Identity” (2002) ve “The Bourne Supremacy” (2004) dünya çapında büyük ilgi görmüş, toplam gişe hasılatları yarım milyar doları aşmıştı.


Robert Ludlum’ün okuyucuları bilirler, Bourne’nun ilk kitabı Bourne kimliği başlığıyla 1980’de yayımlandı. Ludlum 2001 yılında öldükten sonra çeşitli yazarlar yarım kalan çalışmalarını tamamlayıp onun adıyla piyasaya çıkardılar. Bunların en ünlüsü filmlerinin çok iyi iş yapması nedeniyle Eric Van Lustbaders’ın yazdığı Bourne dizisi oldu.


Akbabanın üç günü’nde Joe Turner CIA adına sivil bir büroda çalışan bir entelektüeldir. Büro arkadaşlarının neden katledildiğini hemen anlayamaz. Kathy’e durumunu şöyle izah eder.

Joe : Dinle, ben CIA için çalışıyorum. Casus değilim. Ben kitap okurum. Biz dünyada basılmış her şeyi okuruz. Biz bunların konularını bilgisayara işleriz. Bilgisayar bunları kontrol eder ve güncel CIA planları ve operasyonlarına karşı bir şey olup olmadığını saptar. Biz serüvenleri, romanları ve gazeteleri okuruz. Kim böyle bir mesleği icat etmiştir?


Filmde yüksek tempolu gerilimin arasına sıkıştırılmış nefis bir romans mevcuttur. Kathy ve Joe arasındaki konuşmalara kulak verelim biraz.


Kathy: Sen bana şahsi sorular sorabiliyorsun. Bu silah sana bana kaba davranma hakkı veriyor.
Joe: Kabaca. Sana kaba mı davrandım?
Kathy: Evet. Ne yapıyorsun evimde?
Joe: Ben… Ben…
Kathy: Her şeyimi ele geçirdin. Güç kullanarak…
Joe: Tecavüz ettim mi peki?
Kathy: Gece henüz genç.
*
Kathy: Sen… Çeşitli ve çok hoş kalitelere sahipsin.
Joe: Ne gibi kaliteler?
Kathy: İyi bakan gözlerin var. Nazik değil, ama yalan söylemeyen. Onlar çok bakmıyorlar, ama hiçbir şeyi de kaçırmıyorlar. Bu tür gözleri kullanabilirdim.
*
Kathy: Bazen beni sevmeyen fotoğraflar çekerim. Ama onları hoşuma giden şekilde çekerim. Öyle olmalı. Bu fotoğrafları atacağım.
Joe: Bu fotoğraflara bakmak hoşuma gidiyor.
Kathy: Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz.
Joe: İyi tanıdığın biri var mı?
Kathy: Seni çok iyi tanımak istediğimi düşünmüyorum. Senin çok yaşayacağını düşünmüyorum.
Joe: Bakarsın seni şaşırtırım.



Joe Turner ve Jason Bourne tip olarak çok farklıdırlar. Joe Turner zekası ve mantığıyla olayı kavramaya çalışırken, belleği yenilenmeye başlayan Bourne ortalığı kırıp dökmeğe başlar. Bourne filmlerinde Akbaba’nın üç günü’nde olan nerd (kamil aydın) atmosferi, romansı ve harika zekice düşünülmüş diyalogları bulmak imkânsızdır. Sevdiği kadın bile intikam duyguları güçlü olsun diye öldürülmek üzere vardır sanki.


Amatör Joe Turner’in içinde bulunduğu hassas durum Joubert (Max von Sydow) adlı kiralık katil tarafından dostça bir uyarı şeklinde şöyle dile getirilir.


Joe: New York’a geri dönmek istiyorum.
Joubert: Orada pek bir geleceğin yok. Şöyle olacak. Yürüyor olacaksın. İlkbaharın ilk güneşli gününde belki. Ve bir araba yanına yaklaşacak ve kapısı açılacak, tanıdığın biri, güvendiğin hatta, arabadan çıkacak. O sana gülümseyecek ve gülümsemeye devam edecek. Sana arabaya binmeni teklif edecek. Ve… (Joe’ya tabancasını geri verir) o gün için.


Joe Turner iyice çaresiz durumdadır. New York Times gazetesine giderek her şeyi anlatmaya karar verdiğini CIA ajanı Higgins’e (Cliff Robertson) açacaktır. Öncesinde şu konuşma cereyan eder.


Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha bile önce. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?
Joe: Onlara sordun mu?
Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.
Joe: Siz ne tip bir insansınız yahu? Siz yalan yüzünden foyanızın ortaya çıkmamasını gerçeği anlatmak şeklinde algılıyorsunuz.


Filmin son sahnesinde arka planda gazete binasını görürüz. Kalabalık bir caddedir. Higgins bu son çareye başvuracağını söyleyip ondan ayrılarak kalabalığa karışmak üzere olan Joe Turner’in arkasından şöyle seslenir.

Higgins:Hey, Turner! Onların öykünü basacaklarını nereden biliyorsun? Şimdi yürüyebilirsin. Ama nereye kadar eğer yayınlamazlarsa.
Joe: Yayınlayacaklar.
Higgins: Nereden biliyorsun?



Jason Bourne Kondorun üç günü filmini izleyip ders aldığından olacak kimliğini ve dönen dolapları keşfettikten sonra gazetelere gitmeye kalkışmaz. Kendine Kathy cinsinden biri de bulamayacağını iyi biliyordur sanki. Jason Bourne son filminde Fas’ta evlerin damlarından atlar, zıplar, dövüşür, silah kullanır ve sonunda şahsi zaferini kazanır. Tek kişilik ordudur. Kendi adına hareket eder. Tek başınadır ve bu nedenden öykünün inandırıcılığı sıfırın sağına yapışmış durumdadır. Aksiyon filmi olarak başarılıdır, ama Bourne’u ciddiye almanız mümkün değildir. Özellikle filmde bir çizgi roman kahramanı gibidir.


Birkaç yıl içinde Bourne dizisinin dördüncü kitabı ve filmi de piyasalara arzı endam edebilir. O da kasaları doldurma başarısı kazanabilir, ama öykünün inandırıcılık yanı su aldığı için giderek batan bir sandala benzemeye devam edecektir.


Yeni Joe Turner filmlerini dünya ahalisi sabırsızlıkla bekliyor.

27 Ocak 2009 Salı

They Live - Onları yaşatanlar biziz


They Live - Onları yaşatanlar biziz


Ünlü rejisör John Carpenter, 1988 yılında yaptığı filmin adı They Live. Carpenter, Frank Armitage takma adıyla Ray Nelson’un 1963 yılında yazdığı Sabah saat sekizde (Eight O’Clock in the Morning) adlı öyküden ve 1981 ile 1987 yılları arasında çıkan Alien Encounters (Alien ile karşılaşma) adlı dergiden hareketle yazmış senaryoyu.

Kısmen bilimkurgumsu thriller, kısmen kara komedi olan film tamah, güdümlü tüketim ve günümüzde ekonomik krizlere karşı duyulan korkuyu da yansıtmakta.

1980’lerin Amerikası. Toplumu ve ekonomiyi yöneten elit sınıflar medyayı ekonomik çıkarları için kullanan, aslında dünyalı olmayan kimseler olarak gösteriliyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: O sıralar ünlü bir güreşçi olan Roddy Piper’in canlandırdığı John Nada Los Angeles’de evsiz barksız ve iş arayan biridir. Bir şahtiyede iş bulur. Oradan tanıdığı arkadaşı sayesinde evsiz ve barksızların barındığı shantytown’da, derme çatma kurulmuş bir gecekondu biriminde kalır. Gece sokağın karşısındaki küçük kilisede bazı garipliklerin yaşandığını farkeder. Sonra gece yarısı polis kiliseyi basar ve gecekonduda oturanları orayı terketmeye zorlar. John çöplerin arasında bulduğu bir karton kutuda yüzlerce güneş gözlüğü bulur. Bu kutu daha önce dikkatini çekmiştir. Birini alır ve diğerlerini saklar. Gözlüğü takınca birden şehrin görüntüsü değişir. Her yerde normal gözlerle görünmeyen, ama beyin tarafından farkedilmeden algılanan kocaman reklam panoları asılıdır. Obey-İtaat et, conform- boyun eğ, watch television and sleep-televizyon izle ve uyu yazılıdır. Bir diğer panoda Karayipler’e gel yazısı bulunmaktadır. Daha yukarıda plajda yatan bir kadın resmi ve Evlen ve üre yazısı göze çarpmaktadır. Bir kumbara resminin altında Bu senin tanrın yazılıdır.

Gözlükle bakılınca bazı insanların yüzleri kurukafa şeklinde olan Uzaylılar (Alien) olduğunu farkeder. Bunlar her yerdedirler. Dünyayı idare eden kesim olmuşlardır kimseye belli etmeden.

John Nada o kilisede gördüğü kimseleri bulur ve uzaylılara karşı (aliens) kurulmuş örgütte yer alır. Katıldığı seminerde uzaylıların dünyadaki karbondioksit ve metan çıkışını mahsus artırmakta olduklarını, bunu dünyayı geldikleri yere benzetmek için yaptıklarını öğrenir. Lensleri Albert Hoffman adlı biri icat etmiştir. Bu kimsenin LSD’nin mucidi olduğundan söz edilmez tabii ki. Lensler sayesinde kara gözlük takmadan kurtulurlar ve rahatlıkla gerçek dünyayı izleyebilirler.

Bu arada cable 54 adlı yerel bir televizyon vericisinden uzaylıları kamufle eden sinyalin verildiğini saptamışlardır. Nada güçlükle çatıya çıkar ve ölmek pahasına çatıdaki anteni imha eder. Son nefesini verirken zaferle uzaylılara fallus işareti yapar.

Işın kesilince Los Angeles sürprizlerle dolu bir yer olur. Barda sohbet eden kibar giyimli birinin, televizyonda haberleri veren spikerin vb. alien olduğu çıkar ortaya. Film seks yapan iki kişiden birinin şoke olmasıyla sona erer.


Carpenter’ın filmindeki politik mesajın yoğunluğu 1980’lerde iyice belirginleşen bir hastalıktan, popüler kültür ve politikanın giderek artan derecede ticarileşmesinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Carpenter o sıralardaki deneyimini şöyle anlatır: Tekrar televizyon seyretmeye başladım. Ve hemen gördüğümüz her şeyin bize bir şey satmak için dizayn edildiğini farkettim. Bütün istedikleri bizim bir şey satın almamızdı. Tek istedikleri şey paramızı almaktı. Bunlar bir çeşit Alien’dı ve bütün insanlığı hipnotize etmişti.

Bu film yapılalı yirmi yılı geçti. Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bu alienlerin işi. Kan döken ve dünya çapında barışa izin vermeyenler de onlar. O bahsini ettiğimiz ışın sayesinde foyalarını belli ölçüde gizlemeyi başarıyor ve gerçeği çarpıtıyorlar. Işının acımasız hizmetkârları her yerdeler. Ama Nada’ların sayısı da artmakta.

Bir gün ışın kesildiğinde alienlar maskesiz kalacaklar. Maskeleri besleyen ışının kaynağı biziz. Mini Cable 54’ler hipnozla beynimize iliştirilmiş durumda. Işın onların yenilebilir olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden kesilecek.

Bu kadar basit!

------------------------

21 Ocak 2009 Çarşamba

KORKU ZAMANLARI - Açık Toplum için bir savunma


Hollandalılar En Çok Nelerden Korkuyor?
Açık Toplum için bir savunma

Hollanda bir korkunun pençesinde.

Üniversite profesörü Louise Fresco 2008’in şubatında, İtalya’da uzun bir süre kalıp döndükten sonra, aynı gazetede yayımladığı yazısında Hollanda’nın kolektif bir depresyon yaşadığını, bunun hakkında konuşulmadığı için ülkede durumun asla iyileşmeyeceğinin düşünüldüğünü saptıyor.

Kısacası Hollanda halkı gerçekten korkuyor ya da Hollanda halkı özellikle korkutuluyor? Biz korkutulduğunu düşünüyoruz.

Hollanda ‘İktidara gelince çok kültürlü toplumu tasfiye edeceğiz’ diyen Hans Janmaat’ı yargılayan 1997’lerden bu yana çok değişti.

‘Doğu Batıyı satın alıyor. Çinliler Alman Dresdner bankasının hisse senetlerini aldılar. Yakında SBS6’yı da Çinliler devralacak. Çin firmaları Avrupa’da bir Truva atıdır.’


Elitin eğitimden gelen eksiklikleri yüzünden bugün yetkin, mükemmel bir açık toplum havası yaratmak yerine, bugünün korkan Hollandasının alemeti farikası olan yabancıdan korkan, kindar ve içine kapanık bir atmosfer yaratılmıştır.




Geçen yılın sonunda Het Bange Nederland, Korkan Hollanda adlı bir kitap yayımlandı. Jan Willem Duyvendak, Ewald Engelen ve Ido de Haan adlı üç yazarın kitabı bu ülkede yaşayan herkesi olduğu kadar, özellikle Türkleri, Faslıları ve müslüman göçmenleri ilgilendirmekte. Bu sayımızda sizlere bu kitaptan önemli gördüğümüz pasajlardan alıntı yapacak ve verilmek istenen mesajı ayrıntılı bir şekilde özetleyeceğiz.

Hollanda halkının korkuları üç ana maddede özetlenmekte.
1 – Yabancılar
2 – Kozmopolitlik, yani dünya vatandaşlığı
3 – Kapitalizm

Havalandırma kapakları sımsıkı kapalı başlıklı birinci bölüme biraz kulak verelim.

Hollanda bir korkunun pençesinde. 2005 yılının şubatında, Theo van Gogh cinayeti sonrası Geert Mak o sıralarda çok ünlü olan Gedoemd tot kwetsbaarheid, İnciticiliğe dek lanetlenmiş, adlı yazısında Hollandalıların dünyaya bakışlarında korkunun merkez öğe haline geldiğini saptıyor. Hıristiyan Demokrat partiden Maxime Verhagen o sıralarda NRC Handelsblad gazetesinin birinci sayfasına aynı saptamayı şu şekilde taşıyor:
‘Toplumu endişe ve korku etkisi altına almış durumda. Hollanda günahsız olma özelliğini kaybetti, bir kimlik krizinin içine süreklenmiş durumda. Adeta bir vakümün içinde ve kendine yeni bir yön arıyor. Biz her şeyi yapamayacağımızı, hoşgörünün sınırsız olamayacağını ve çok kültürlülüğün daima mutluluk verici olmadığını idrak ediyoruz. Bireyselliğin, saygısız davranışların, radikalleşmenin ve terörizmin aşırı serbestliğin sonucu olduğunu giderek daha çok farketmekteyiz.’

O zamandan bu yana bu korkular azalmadı. Bakan Ella Vogelaar 2007 yılı sonunda Geert Wilders ve Rita Verdonk’u güvensizlik duygusu yaratmakla suçladı. Amsterdamlı profesör Meindert Fennema NRC Handelsblad gazetesine durumu şöyle izah ediyor: Politik kusursuzluk korku politikasıyla yer değiştirmiş durumda, ama aynı sonucu veriyor. Genele yayılmış istek tartışmaların tonunu düşürmek ve artık müslümanları daha fazla incitecek şeyler söylememek şeklinde.

Üniversite profesörü Louise Fresco 2008’in şubatında, İtalya’da uzun bir süre kalıp döndükten sonra, aynı gazetede yayımladığı yazısında Hollanda’nın kolektif bir depresyon yaşadığını, bunun hakkında konuşulmadığı için ülkede durumun asla iyileşmeyeceğinin düşünüldüğünü saptıyor. ABN-Amro’nun parçalanmasını, Polonyalı işçilerin gelmesi cinsinden her oluşum bu duygunun haklılığının bir kanıtı gibi görülüyor.

Kanaat liderlerinin dışındaki topluluklarda da korku konu edilmekte. Dordrecht’den dahiliyeci Gijs de Jong Trouw gazetesine 2008 martında yolladığı mektupta şunları söylüyor:

Korku kontrol edilemeyen bir duygu. Terörizm ve İslam için korku. Ama bu tamamı değil. Bu korkuyu besleyen daha derin korkular mevcut. İnsanlar çevrelerinin değiştiğini görüyorlar ve otoriteden hiç kimse onları dinlemiyor. İnternet birçok şeyi elde etmemizi sağlıyor, ama dünyayı küçültüp hızlandırıp birçok insanın boyunu aşıyor. Euro hayatı daha pahalı yapmıyacak denmişti. Herkes gelirinin 2.20 kere azaldığını, ama fiyatların böyle olmadığını biliyor. Küreselleşme saadet kaynağımız olacaktı. Bir çok kimse Çin ve Hindistan’dan gelen mamuller yüzünden iş alanlarının kaybolduğunu görüyor. Daha iyi servis verme bir çok firmada telefon servislerine bırakılmış durumda. ABN-Amro saygınlığı olan bir bankadır. Birkaç aysonra satıldı ve sorumluluklarını yerine getirmedi. Biz neden işten kolayca çıkarma hakkını vermiyoruz? Bunu istiyenler hariç, kim çalışanlar işten daha hızla atılırlarsa daha çok iş alanı açılacağını düşünüyor? Kısacası hvatandaş yaşamı üzerindeki kontrolu kaybettiğini ve bunun giderek sadece daha kötü hale geldiğini hissediyor. Kimliğini ve yaşam perspektifini kaybetmekten korkuyor. Bu korku kapının dışında tutulmak zorunda. Bunu sadece gürültü ve bir diğer paratöner (yıldırımsavar) için yapabilirsiniz.

Dordrechtli ilginç dahiliyecinin sayıp döktüğü gibi korku bir çok şeyden kaynaklanabilir. Ama ne olduğunu keşfedebileceğimiz bir şablon mevcuttur. En önemlisi başta Türkler, Faslılar, müslümanlar, fundamentalistler ve terröristler olmak üzere yabancı kültürün başat hale gelmesi korkusudur. İkinci korku kendi içlerinden gelen, kozmopolitlerin beşinci kolu tabir edilen, yani dünya vatandaşları, sol kilise tabir edilen ekibin tabuları, kültürel bocalamalara neden oluyor. Sonuncu olarak ekonomik tehlikeler için duyulan korku geliyor. Yani yabancı yatırımcılar (içlerinde anglosakson ve ülke içinden olanlar da var), küreselleşmeciler, neoliberaller ve pazarfundementalisleri.
Bu tehlikelere karşı tepki olarak Hollandalılar son yıllarda kapılarını sert bir şekilde kapadılar. Göçmenler yasası keskinleştirildi ve istenmeyen yabancılar ülkedışı edildi. İçeride kalmak sadece Hollanda kimliğine ayak uydurmakla mümkündü. Böyle bir kimliğin olup olmadığını soranlar kozmopolit olarak damgalanmaktaydılar. Hollanda’nın uluslararası ekonomi sayesinde nasıl zenginleştiğini bilenler ekonomik izolasyonun en iyi zamanlarını yaşadığını görmekteler. Hollanda birkaç yıl içinde içine kapanarak, kendini kısıtlayarak, birçok şeyden korkan bir ülke olarak değişti.
Bu arada kimin kimden korktuğu, ya da kimlerin kimleri korkuttuğu pek açıkça belirgin değil. Bir şey çok açık;hakkında konuşulan korkular halkın gerçekten hissettiği korkular değil. Sosyal ve Kültürel plan bürosunun 2007 rakamlarına göre 1995’ten bu yana ilk kez o yıl en az sayıda insan kendini güvende hissetmediğini söylemiş. Risk almaktan kaçınan davranışlar örneğin akşamları evde kalmak ya da tehlikeli yerlerde gezinmekten sakınmak giderek azalmaktadır. Terör saldırılarına karşı duyulan korku da giderek azalmakta. Milli Terörle mücadele Koordinatörlüğünün araştırmalarına göre 2007 yılında Hollandalıların sadece yüzde 16’sı terör saldırılarından korkmaktaymış. Bu yüzde 2006 yılında yüzde 29’du.

Ferahlık verici haberlere rağmen korku, tanınmış politikacıların internette, televizyon ve radyoda icra ettikleri politik tartışma programlarında en önde gelen konu olmaya devam ediyor. Bu bize mevcut korkuların önemli bir bölümünün kendinden emin olmama duygusunun harekete geçirdiği duygulardan kaynaklandığını gösteriyor.
Kısacası Hollanda halkı gerçekten korkuyor ya da Hollanda halkı özellikle korkutuluyor? Biz korkutulduğunu düşünüyoruz. Kendine güveni olmayan elit diğer insanları korkutuyor. Bizim Hollanda’daki korku üzerine düşüncemiz budur. Suçlayıcı parmak özellikle bu tür eliti işaret etmektedir:politikacılar, halk temsilcileri ve idareciler. Hollanda ekonomisini yönetenler, medya, bilim ve kültürde önde gelenlerin bir kısmı.

Kitabın Korku İmajları başlıklı bölümüne kısa bir göz atalım.

Yabancılar
Yaratılan görüntüler, yaratılan imajlar masum değildir. Kanaat ve zevk oluşturan elitlerin geçen yıllarda ne yapacağı kestirelemeyen yabancı imajını nasıl inşa ettiklerini gördük. Yabancı bizim tam tersimizdir. O modernite evveldir, bizler modern ya da postmodernizdir. O sakallıdır, biz traşlıyızdır. O inançlıdır, biz laikizdir. O asosyal, biz sosyalizdir. O sadece gururuna düşkündür, biz ise hak edene değer veririz. O hemen sinirlenir patlar, biz sakince tartışırız.

Hollanda ‘İktidara gelince çok kültürlü toplumu tasfiye edeceğiz’ diyen Hans Janmaat’ı yargılayan 1997’lerden bu yana çok değişti.

Geert Wilders Fitna filminin gösterileceğini haber verdiğinde bakan vekili Ahmed Aboutaleb, ‘Müslümanlar için duyulan korku gerçektir ve müslümanlar bunu küçümsememelidirler.’ Dedi. Wilders’ı korku yaydığı için kınadı ve ‘Bırakın filmi yapsın. Bana yarın göstersin, korkmuyorum.’ Dedi.

Fortuyn Hollanda’nın islamlaştığını söyleyerek halkta şok yaratmayı başarmıştı.

Theo van Gogh müslümanlara sürekli olarak keçi düzücüler dediği için bir çok kimse için Max Blokzijl değil, bir çeşit Pietje Bell’di. Nahiv bir kahramandı yani.

Ayaan Hirsi Ali bir tartışma programında Hz Muhammed için ahlaksız dediği ve islamı çirkin, kabul edilemez bulduğu için saygınlık kazanmıştı.

Örnekler çok fazla. Burada bir kısmına değindik. Gelelim ikinci korku maddesine. Dünya vatandaşları.

De kosmopolit
Hollanda’daki yerli çokkültürcüler, dünya vatandaşları tepki çekmeye devam etmekteler.

Bir örnek 2007 yılının ekim ayında Hollanda ile özdeşleşmek konulu WRR – raporunun tanıtılması sırasında Prenses Maxima’nın Hollanda’nın özgün bir kimliği olup olmadığını sorduğunda olay çıkmıştı.

Yazar Paul Scheffer bir gün sonra De Pers’te şöyle yazmıştı:
Hollandalıların büyük çoğunluğu topraklarına bağlıdır. Tarih, dil, evlenme şekilleri kendilerine özgüdür. ... Maxima çok airmiles puanı biriktirdiği için bir dünya vatandaşıdır.

Maxima’nın De Telegraaf’daki cevabı şöyleydi:
Gariptir ki, saray ailesinde bu tür tehlike uyarılarını ciddiye alacak pek kimse yoktur. Saray ailesi Maxima’nın da dahil olduğu dünya vatandaşlarından oluşmaktadır ve kültürlerin birbirlerine entegre olmalarını zenginlik olarak görmektedir. Hollanda’daki entelektüeller de bu kesim içinde kendilerini evde hissetmektedirler. Onlar entegrasyonun bir çok vatandaş için sorun olduğunu, ama bunun geçici bir sorun olduğunu biliyorlar.


De Volkskrant gazetesi De Telegraaf’daki yoruma karşılık veriyor:
Maxima iyimser savunmasında kendi ayrıcalıklı pozisyonunun es geçiyor. Yüksek öğrenim görmüş ve korunmalı durumdaki bir kadın kendini kolaylıkla dünya vatandaşı hissedebilir. Toplumun daha az ayrıcalıklı kesiminde milliyet ve etnisite gerilim yaratıyor.(...) Maxima bir iyimser tecrübeuzmanı olarak politik gerçekliği ve bir çok Hollandalının duygularını es geçiyor.

Kapitalist
Üçüncü korku kapitalizme kritik bakıştan kaynaklanmakta. Doksanlı yılların ortalarında dünya çapında etkin olan finans kapital açıkça haşin bir faza girdi. Yatırımcılar artık kendi milli borsalarına bağlı değiller ve dünyada kâr yapabilmek için binbir dolap çevirmektedirler. Milli, saygın ve dev kurumların birbiri ardınca satılması, tafsiye edilmesi bütün dünyada olduğu gibi Hollanda’da da hayal kırıklığı yaratmış durumda.

‘Doğu Batıyı satın alıyor. Çinliler Alman Dresdner bankasının hisse senetlerini aldılar. Yakında SBS6’yı da Çinliler devralacak. Çin firmaları Avrupa’da bir Truva atıdır.’

Doğulu yatırımcıların Batı’yı satın aldığı söylentileri yabancıdan korku duygusunu körüklemekte. Hollanda halkı Hollandalı firmaların hâlâ Hollandalı olduğu zamanlar için nostalji duymaktadır.

Kitap açık bir toplumu savunurken zor günlerin aşırılığı, kendine güvensiz elit, ahlakdışı etkiler, göçmenlerin ufak çocuk yerine konması, açık ekonominin önşartları gibi konuları irdeliyor ve son olarak da daha kaliteli bir elitin seçilmesinin şart olduğunu vurguluyor.

Aynı isimleri yineleyip durmanın bir alemi yok. Politikayla ve tarihle biraz olsun ilgili olan herkes özellikle politik elitin eskilere nazaran bütün dünyada daha az kaliteye sahip olduğunu biliyor.

Daha bilinçli bir elitin seçimi
Söylendiği gibi açık bir toplum için şu anda Hollanda’da kanaatı şekillendirenlerden daha bilinçli, bilge elitlere gereksinim vardır.
Bugünkü elitlerin alameti farikası sadece dar görüşlü ve önyargılı
Olmak değildir. Bu elitler her açıdan bodurdurlar. Ruh, ambisyon ve cesaret olarak bodurdurlar. Sayı olarak azdırlar ve yeterince hareketli değildirler. Bu ekip sosyaldır ve kültürel olarak homojendir. Göçmenleri de hâlâ kadınlara yaptıkları gibi aralarına almazlar; ama bir kez alırlarsa uyuşmazlık nadiren görülür. Bu tartışmalarda sürekli aynı yüzleri görmemize neden olur. 2002 yılında kabinede bir değişim beklentisi belirdiyse de elitlerin kalitesi açısından bir gelişme meydana gelmedi. İyi çalışan sosyalizasyon mekanizmalarında ve elitin seçiminde eksiklikler mevcuttur. Bütün bunlara başlangıç olarak en büyük fire eğitimde verilmektedir. Aşağısı bayağı sert, üstü laubali bir şekilde yumuşaktır. Bu iki noktada da iyileştirme mümkündür.

İlköğretim son yıllarda deyim yerindeyse ‘problemçocuklarla’ dolup taşmaktadır. Seksen bin kadar öğrenci şu anda ya özel ilköğretim, ya da ‘birlikte tekrar okula’ çerçevesinde normal okullara gitmektedir. Doksan ortalarıyla kıyaslandığında artış yüzde 67’dir. Bazı öğrencilerde hiper aktiflik, okuma zorluğu, hesap yapma zorluğu ya da yüksek zekalı olma durumları tespit edilmiştir. Giderek artan sayıda öğrencinin ağır ders ortamı, kendini kanıtlama baskısı, sınav stresi nedeniyle okula isteksiz gittiği gözlemlenmektedir.

Üç yazar kitabın bu bölümünde sınav sistemlerine, üniversal eğitimin çok pahalı olmasına, öğrencilerin yarısının dört yıllık üniversiteleri yedi yılda bitirdiğine dikkati çeker.

Elitin eğitimden gelen eksiklikleri yüzünden bugün yetkin, mükemmel bir açık toplum havası yaratmak yerine, bugünün korkan Hollandasının alemeti farikası olan yabancıdan korkan, kindar ve içine kapanık bir atmosfer yaratılmıştır.



De Bange Nederland adlı kitabı okumanızı hassasiyetle öneriyoruz.

Yayıncı: Bert Bakker, Amsterdam
Yıl: 2008


25 Aralık 2008 Perşembe

Neo-Liberalist Küreselleşmenin sonu ve Bumerang pabuçları













Neo-Liberal Küreselleşmenin sonu ve Bumerang pabuçları.

Iraklı gazeteci Muntasar El Zeydi'nin ABD Cumhurbaşkanı W. Bush’a ayakkabı fırlatması bir devrin sona ermesinin mizah yüklü bir simgesi.
Immanuel Wallerstein aşağıdakı yazısında Neo-Liberal Küreselleşmenin muhtemel sonundan söz etmekte.

NOT:

1 - Ayakkabılarıma uzun don lastikleri takarak bumeranglı ayakkabılar imal ettim.

2 - Hepinizin yeni yılını Neo-L. Küreselleşmesiz olarak kutluyorum.






Immanuel Wallerstein
2008: Neo-liberal Küreselleşmenin Sonu
1 Şubat 2008
Çeviren: Açalya Temel

Neo-liberal küreselleşme ideolojisi 1980’lerin başından beri yükselişteydi. Aksi iddia edilse de, bu ideoloji modern dünya-sistemin tarihinde aslında yeni bir düşünce değildir. Dünyadaki hükümetlerin, dünya pazarında başarılı olma çabasındaki büyük, etkin işletmelerin yolundan çekilmesi gerektiği düşüncesi kadar eskidir. Bunun ilk politik sonucu, bu işletmelerin mal ve sermayeleri ile tüm sınırları serbestçe aşmalarına tüm hükümetlerin izin vermesi gerekliliğiydi. İkincisi, tüm hükümetlerin, üretken işletmelerin mülk sahibi olma rolünden sıyrılması ve ellerinde ne varsa özelleştirmesiydi. Üçüncüsü ise, yine tüm hükümetlerin toplumsal refaha yönelik transfer harcamalarını tamamen kaldırmasa da en aza indirmesiydi. Bu eski düşünce her zaman dönemsel olarak moda olagelmiştir.



1980’lerde bu düşünceler, tüm dünyada birçok ülkede üstün gelmekte olan ve bir o kadar eski Keynesyen ve/veya sosyalist görüşlere karşı görüş olarak önerildi. Bunlar [Keynesyen ve/veya sosyalist görüşler] ekonomilerin karma olması gerektiği (devlet artı özel girişim), hükümetlerin vatandaşlarını yabancı tekelvâri şirketlerin soygunculuğundan koruması gerektiği, hükümetlerin hali vakti yerinde olmayan sakinlerine yarar aktarımında bulunmasıyla (özellikle eğitim, sağlık ve gelir düzeylerinin yaşanabilir düzeyde tutulması) yaşam şansını eşitlemeye çalışması gerektiği yolundaydı. Bu da elbette daha iyi durumdakilerin ve şirketlerin vergilendirilmesini gerektiriyordu.



Neo-liberal küreselleşme programı, 1945 sonrasında başlayıp 1970’lerin başına dek devam eden ve Keynesyen ve/veya Sosyalist görüşlerin hakimiyetini destekleyen, küresel ölçekteki benzersiz büyümenin ardından tüm dünyada baş gösteren durgunluktan faydalandı. Kârlardaki bu durgunluk özellikle de Küresel Güney’de ve Sosyalist Blok denen ülkelerde olmak üzere çok sayıda ülkede ödemeler dengesi sorunlarına yol açtı. Neo-liberal karşı taarruzun başını çekenlerse Birleşik Devletler ve Büyük Britanya’nın sağcı hükümetleri (Reagan ve Thatcher) ve iki ana hükümetlerarası finans kurumu, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası idi. Bunların birleşimi, Washington Konsensüsü’nü yarattı ve güçlendirdi. Bu ortaklaşa politikanın sloganı Bayan Thatcher’ın icadıydı: TINA (“There is No alternative”; yani “Başka Alternatif Yok”) Bu slogan, tüm hükümetlere politika önerilerine uymaları gerektiği, aksi takdirde yavaş büyümeyle ve karşı karşıya gelebilecekleri herhangi bir güçlükte uluslararası yardım isteklerinin reddedilmesi ile cezalandırılabilecekleri mesajını vermek için tasarlanmıştı.
Washington Konsensüsü herkese yeniden ekonomik büyüme ve küresel durgunluktan çıkış yolu vaat ediyordu. Neo-liberal küreselleşmenin taraftarları politik olarak oldukça başarılıydı. Küresel Güney’de, Sosyalist Blok’ta ve güçlü Batı ülkelerinde hükümetler değiştikçe, özelleşen endüstriler sınırlarını ticarete ve malî işlemlere açtılar ve refah devletini küçülttüler. Sosyalist fikirler, hatta Keynesyen fikirler kamuoyunda itibar kaybetti ve politik elitler tarafından terk edildi. Bunun en dramatik sonuçları ise, eski Sovyetler Birliği ve Doğu ve Orta Avrupa’da Komünist rejimlerin çöküşü ve buna ilaveten halâ ismen Sosyalist olan Çin’de piyasa dostu politikaların benimsenmesi oldu.



Bu büyük politik başarının tek sorunu ekonomik başarıyla perçinlenememesiydi. Tüm dünyada endüstriyel işletmelerde yaşanan durgunluk devam etti. Hisse senedi piyasalarında yükselen dalga üretimden sağlanan kârlardan değil, spekülatif finansal manipülasyondan kaynaklanıyordu. Dünyada ve ülkeler dahilinde gelir dağılımı oldukça çarpıklaştı. Dünya nüfusunun en tepedeki yüzde 10’unun ve özellikle yüzde 1’inin gelirinde muazzam artış olurken geri kalanın reel gelirlerinde düşüş yaşandı.



Serbest “piyasa”nın zaferlerine ilişkin rüyadan 1990’ların ortalarına gelindiğinde uyanılmaya başlandı. Bunu çeşitli gelişmelerde görmek mümkün: birçok ülkede nispeten daha toplumsal refah odaklı hükümetlerin iktidara gelmesi, hükümetlerin korumacı politikalara geri dönmesinin yeniden talep edilmesi, özellikle emek hareketleri ve tarım işçileri örgütlerinin “başka bir dünya mümkün” sloganıyla alternatif küreselleşme hareketini tüm dünyada geliştirmesi gibi.
Bu politik tepki yavaş ama sağlam büyüdü. Bu sırada neo-liberal küreselleşmenin savunucuları bunda ısrar etmeye devam etmekle kalmadı, Bush rejimi vasıtasıyla baskılarını arttırdı. Bush hükümeti bunun yanında (üst gelir grubuna hitabeden vergi indirimleriyle) daha çarpık bir gelir dağılımını ve (Irak işgali ile) tek taraflı maçomilitarist bir dış politikayı teşvik etti. Bunu, ABD hazine bonolarını, dünya enerji arzını ve ucuz üretim tesislerini kontrol edenlere satmak yoluyla giriştiği fantastik bir borçlanma ile finanse etti.



Sadece borsa göstergelerine bakılacak olursa, kağıt üzerinde her şey iyi görünebilir. Ne var ki, patlamak zorunda olan bir süper-kredi balonu var. Irak işgali (artı Afganistan, artı Pakistan) büyük bir askeri ve politik fiyaskonun kanıtları. Birleşik Devletler’in ekonomik sağlamlığına duyulan güven doların radikal düşüşüyle sarsıldı. Dünya hisse senedi piyasaları da, balon patlamaya yaklaştıkça korkudan titriyor.



Öyleyse hükümetlerin ve halkların içine çekildiği politik sonuçlar nelerdir? Ufukta dört sonuç görünüyor. İlki, Dolar’ın dünyanın rezerv parası olma rolünün sona ermesidir ki, bu hem Birleşik Devletler hükümetinin hem de tüketicilerinin süper-borçlanma politikasının devamını olanaksız kılacaktır. İkincisi hem Küresel Kuzey hem de Küresel Güney’de yüksek dozda korumacılığa geri dönülmesidir. Üçüncüsü, batmakta olan işletmelere devletin el koyması ve Keynesyen önlemlerin uygulanmasıdır. Sonuncusu, toplumsal-refaha yönelik yeniden bölüşüm politikalarının geri dönüşüdür.



Politik denge geriye doğru bir salınım yapıyor. Bundan yaklaşık on yıl sonra neo-liberal küreselleşme, dünya-ekonominin tarihininde bir çevrimsel salınım olarak kaydedilecek. Asıl soru bu aşamanın sona erip ermediği değil, geriye doğru salınımın geçmişteki gibi, dünya-sistemde göreli bir denge durumunu tesis edip edemeyeceğidir. Yoksa çok fazla hasar mı oluştu? Yoksa bugün, dünya-ekonomide ve dolayısıyla bütün olarak dünya-sistemde daha vahşi bir kaosun mu ortasındayız?

*

Commentary No. 226, Feb. 1, 2008
"2008: The Demise of Neoliberal Globalization"
by Immanuel Wallerstein
The ideology of neoliberal globalization has been on a roll since the early 1980s. It was not in fact a new idea in the history of the modern world-system, although it claimed to be one. It was rather the very old idea that the governments of the world should get out of the way of large, efficient enterprises in their efforts to prevail in the world market. The first policy implication was that governments, all governments, should permit these corporations freely to cross every frontier with their goods and their capital. The second policy implication was that the governments, all governments, should renounce any role as owners themselves of these productive enterprises, privatizing whatever they own. And the third policy implication was that governments, all governments, should minimize, if not eliminate, any and all kinds of social welfare transfer payments to their populations. This old idea had always been cyclically in fashion.

In the 1980s, these ideas were proposed as a counterview to the equally old Keynesian and/or socialist views that had been prevailing in most countries around the world: that economies should be mixed (state plus private enterprises); that governments should protect their citizens from the depredations of foreign-owned quasi-monopolist corporations; and that governments should try to equalize life chances by transferring benefits to their less well-off residents (especially education, health, and lifetime guarantees of income levels), which required of course taxation of better-off residents and corporate enterprises.

The program of neoliberal globalization took advantage of the worldwide profit stagnation that began after a long period of unprecedented global expansion in the post-1945 period up to the beginning of the 1970s, which had encouraged the Keynesian and/or socialist views to dominate policy. The profit stagnation created balance-of-payments problems for a very large number of the world's governments, especially in the global South and the so-called socialist bloc of nations. The neoliberal counteroffensive was led by the right-wing governments of the United States and Great Britain (Reagan and Thatcher) plus the two main intergovernmental financial agencies - the International Monetary Fund and the World Bank, and these jointly created and enforced what came to be called the Washington Consensus. The slogan of this global joint policy was coined by Mrs. Thatcher: TINA, or There is No Alternative. The slogan was intended to convey to all governments that they had to fall in line with the policy recommendations, or they would be punished by slow growth and the refusal of international assistance in any difficulties they might face.

The Washington Consensus promised renewed economic growth to everyone and a way out of the global profit stagnation. Politically, the proponents of neoliberal globalization were highly successful. Government after government - in the global South, in the socialist bloc, and in the strong Western countries - privatized industries, opened their frontiers to trade and financial transactions, and cut back on the welfare state. Socialist ideas, even Keynesian ideas, were largely discredited in public opinion and renounced by political elites. The most dramatic visible consequence was the fall of the Communist regimes in east-central Europe and the former Soviet Union plus the adoption of a market-friendly policy by still-nominally socialist China.

The only problem with this great political success was that it was not matched by economic success. The profit stagnation in industrial enterprises worldwide continued. The surge upward of the stock markets everywhere was based not on productive profits but largely on speculative financial manipulations. The distribution of income worldwide and within countries became very skewed - a massive increase in the income of the top 10% and especially of the top 1% of the world's populations, but a decline in real income of much of the rest of the world's populations.

Disillusionment with the glories of an unrestrained "market" began to set in by the mid-1990s. This could be seen in many developments: the return to power of more social-welfare-oriented governments in many countries; the turn back to calling for government protectionist policies, especially by labor movements and organizations of rural workers; the worldwide growth of an alterglobalization movement whose slogan was "another world is possible."

This political reaction grew slowly but steadily. Meanwhile, the proponents of neoliberal globalization not only persisted but increased their pressure with the regime of George W. Bush. Bush's government pushed simultaneously more distorted income distribution (via very large tax cuts for the very well-off) and a foreign policy of unilateral macho militarism (the Iraq invasion). It financed this by a fantastic expansion of borrowing (indebtedness) via the sale of U.S. treasury bonds to the controllers of world energy supplies and low-cost production facilities.

It looked good on paper, if all one read were the figures on the stock markets. But it was a super-credit bubble that was bound to burst, and is now bursting. The Iraq invasion (plus Afghanistan plus Pakistan) are proving a great military and political fiasco. The economic solidity of the United States has been discredited, causing a radical fall in the dollar. And the stock markets of the world are trembling as they face the pricking of the bubble.

So what are the policy conclusions that governments and populations are drawing? There seem to be four in the offing. The first is the end of the role of the U.S. dollar as the reserve currency of the world, which renders impossible the continuance of the policy of super-indebtedness of both the government of the United States and its consumers. The second is the return to a high degree of protectionism, both in the global North and the global South. The third is the return of state acquisition of failing enterprises and the implementation of Keynesian measures. The last is the return of more social-welfare redistributive policies.

The political balance is swinging back. Neoliberal globalization will be written about ten years from now as a cyclical swing in the history of the capitalist world-economy. The real question is not whether this phase is over but whether the swing back will be able, as in the past, to restore a state of relative equilibrium in the world-system. Or has too much damage been done? And are we now in for more violent chaos in the world-economy and therefore in the world-system as a whole?

11 Aralık 2008 Perşembe

Yeni bir Marx mümkün mü?


Yeni bir Marx mümkün mü?


LUCIEN SEVE

Türkçesi: Pınar Mansur


Le Monde diplomatique Türkiye ilk Türkçe sayısında Marx'ı kapak yapıyor. Avrupalı sosyalist partilerin hor gördüğü ve üniversitelerin tedavülden kaldırdığı Marx şimdi yeniden ilgi görüyor.



(LMD Türkiye Ocak 2009 No. 1 Marx Geri Dönüyor yazısından bir bölüm)


Günümüzdeki krizin boyutları nereden kaynaklanıyor? Bu konuda yazılanların büyük bir kısmı sofistike finansal araçlardaki belirsizlik, para piyasalarının kendilerini düzenlemedeki güçsüzlükleri, zenginlerin fazla ahlaklı olmaması gibi nedenler öne sürüyor. Kısacası, “reel ekonomi” ile karşılaştırılarak “sanal ekonomi” adı verilen yürürlükteki tek sistemin zayıflıkları – önceleri sanal’ın da reel olduğunu iddiasını desteklemek için ölçümler yapılmıyormuş gibi – neden olarak gösteriliyor. Hatırlayalım, ilk risk sermayesi kredileri krizi milyonlarca Amerikalı ailenin mülk sahibi olmak için borçlanmaları sonucunda giderek yoksullaşmalarından doğmuştu. Her şeyden önce “sanal”ın dramının köklerinin “reel”de olduğunu kabul etmek gerekir. “Reel” ise dünya halklarının satın alma güçlerinin toplamından oluşmaktadır. Finansın şişirilmesinden oluşmuş spekülasyon balonu patlayınca, sermaye, çalışarak yaratılmış zenginliği küresel çapta gasp etti. Ücretlere on puandan fazla korkunç bir düşüş olarak yansıyan bu dengesizlik, çalışanların çeyrek asırdır kemer sıkarak edindikleri birikimlerinin neo-liberal dogmalar uğruna ciddi bir oranda erimesine neden oldu. Finansal düzenlemelerin yetersizliği, idari sorumluluk eksikliği ve borsa ahlakından yoksunluk tabii ki krizin nedenlerindendir, fakat tabuları zorlayabilirsek daha derine inebiliriz. Kıskançlıkla korunan, kendi içinde şüphe götürmez bir sistem dogmasını sorgulayabilir, Marx’ın “kapitalist birikimin genel kanunu” olarak adlandırdığı genel nedenler üzerine düşünebiliriz. Marx, üretimin sosyal şartları kapitalist sınıfın özel mülkiyetinde olduğu zaman “üretimi geliştirmeyi amaçlayan tüm araçların üreticinin üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürme araçlarına dönüştüklerini” iddia etmişti.
Mülkiyet sahiplerinin zenginliği gasp etmesi, kendisiyle beslenen ve giderek çığırından çıkan bir sermaye birikimi döngüsü sonucunu doğurdu. “Bir kutupta zenginliğin birikimi” karşı kutupta “oransal bir sefaletin birikimi”ne neden oldu. Şiddetli ticari krizler ve banka krizleri bu karşıtlıktan doğdu.(4) Bugün yaşadıklarımız da bunun bir örneğidir. Kriz kredi piyasalarından doğmuş olabilir, ama yıkıcı gücünü üretim üzerine etkisinden almaktadır. İşgücü ve sermaye arasında katma değerin eşitsiz paylaşımı devam etmiş, tatlısu sendikalizmi bu büyük kargaşayı engelleyememiş ve Marx’a ölü muamelesi yapan sosyal demokrat sol bütün bunlara seyirci kalmıştır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, daha dün liberalizmin geçerliliğine yönelik en ufak bir şüpheyi kınamayla karşılayan siyasetçilerin, yöneticilerin ve ideologların kriz için önerdikleri sermayenin “ahlaklılaştırılması”, finansın “düzenlenmesi” gibi çözümlerin ne denli değer taşıdıkları tahmin edilebilir.
Sermayenin “ahlaklılaştırılması” kara mizah ödülünü hak eden bir slogandır. Eğer kerameti kendinden menkul tüm liberal rejimleri ortadan kaldıracak önlemler sıralansaydı ahlak gerçekten ilk sırayı alırdı. Ahlaksız bir verimlilik anlayışı ile “kötü para iyi parayı kovar” düsturu da peşinden sıralanırdı. “Etik” çekince sadece reklam amaçlıdır. Marx, Kapital’in önsözünde tam da bu sorunun analizine girmektedir. Kârın tek kriter olduğu bir sistemi “yeniden kurmak” için sağa sola birkaç tokat atmanın kesinlikle yetmeyeceğini Marx “Kapitalist ve arazi sahibi karakterlerini toz pembe çizmiyorum.” ama “Benim bakış açıma göre toplumun gelişimi kadar ekonomik yapılanma da doğal tarihin bir sürecidir ve birey toplumsal bir sonucu olduğu ilişkilerden sorumlu tutulamaz.” sözleriyle belirtmişti.
Ahlaki konulara duyarsız kalmak gerektiği için değil, tam tersine, ciddiye alındığı taktirde bu problem serseri patronların suç işlemelerinden, uçuk tüccarların tutarsızlıklarından ya da altın paraşütlerin uygunsuzluğundan çok daha farklı bir düzeydedir. Bu bağlamda, kapitalizmin savunulamazlığı tekil insan davranışlarının çok üzerinde bir nedene, kendi prensiplerine dayanır. Zenginlikleri yaratan insan etkinliği mal statüsündedir ve dolayısıyla kendi içinde bir amaç olarak değil sadece bir araç olarak değerlendirilir. Sistemin ahlakdışılığının daimi kaynağını burada görmek için Kant’ı okumuş olmak gerekmez.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Önemsizlik Insignificance


Insignificance
Kaydadeğmezlik, Manasızlık, Önemsizlik

Sevgili SineOdacılar ve Fikir yongalamacılar,

Yıl 1953.

Farzedin Albert Einstein, Marilyn Monroe, Joe DiMaggio ve Senatör Joe McCarthy New York’da bir otel odasında buluşuyorlar.

Ne olurdu?

Ünlü yönetmen Nicolas Roeg’un unutulmaz filmi Insignificance’dan(1985) söz ediyorum.

http://www.dvdbeaver.com/film/DVDReviews24/insignificance.htm

5 Aralık Cuma günü herzamanki yerimizde saat 20.30’da. (19.30’dan itibaren gelinebilir)

Bu film SineOda ve Fikir Yongalama Kulübü’nün 2008 yılındaki son etkinliği olacak.

Hepinizin Kurban bayramını ve yeni yılını candan kutluyorum. Her şey gönlünüzün kalıbıyla şekillensin.

Görüşmek üzere.

Sadık Yemni