29 Mart 2009 Pazar

Atları (özneyi) da vururlar


Atları (özneyi) da vururlar

Wallerstein’dan (Son Gerçek) konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak

Sonunda kriz yaratacağı çok aşikâr olan Neo Liberal sistemlerde ve krizlerin içinde özne kalabilmek mümkün mü?


1969 yapımı bir film hakkındaki bilgilerimizi tazeleyip Wallerstein’in sözlerine kulak verirsek bu soruya ciddi bir cevap bulabileceğiz.

Son Gerçek 1969 ABD yapımı dramatik dönem filmidir. Özgün adı They Shoot Horses, Don't They? dir.Senaryosunu James Poe ve Robert E. Thompson’un Horace McCoy'un 1935 yılında yazdığı aynı adlı romanından birlikte uyarladıkları filmin yönetmeni Sydnel Pollacktır. Filmin Önemli rollerinde Jane Fonda, Michael Sarrazin, Susannah York, Gig Young, Red Buttons ve Bruce Dern oynamışlardır. Film TRT Televizyonunda Atları da Vururlar adı ile gösterilmişti. Filmde ABD'de 1930'larda yaşanan "büyük ekonomik bunalım" sırasında çaresiz bir grup yarışmacının para ödüllü bir dans maratonunda onurlarını çiğnetmek pahasına da olsa ölümüne yarışmaları anlatılmaktadır.

1930 'lu yıllarda ABD 'de Büyük Ekonomik Buhran hüküm sürerken fakirlik ve çaresizliğin pençesindeki işsiz milyonlarca insandan biri de Gloria Beatty (Jane Fonda)'dir. Sürekli Hollywood hayalleri kuran, geçmişte hep aldatılmış, gençlik yılları çok gerilerde kalmış hayalperest ve tatminsiz bir kadın olan Beatty uğradığı sayısız ihanetlerden birinin sonucunda intahara teşebbüs etmiş, hastanede yatarken eline geçen bir dergide büyük para ödüllü bir dans yarışmasının ilanını görmüştür. Bu yarışma o yıllarda kitlelerin dikkatini ekonomik buhrandan başka yönlere çekmek için yapılan sayısız çılgınlıklardan sadece biridir. Sıradan bir yarışma değildir bu, bir maratondur adeta. Arada verilen çok kısa molalar haricinde yarışma haftalarca hatta aylarca sürecek, en son ayakta kalan çift yarışmayı kazanacaktır. Ödül o yıllar için küçük bir servet sayılabilecek bir miktar olan 1500 dolardır. Yarışma tabii ki radyodan da naklen yayınlanacaktır. Gloria partneri olarak film yönetmeni olma hayalleri kuran bir aylak olan Robert Syverton (Michael Sarrazin)'i seçer. Diğer yarışmacılar ise yaşlı ve bıkkın bir bahriyeli olan Harry Kline (Red Buttons), gebe bir çiftçi kızı olan Ruby (Bonnie Bedelia) ve onun kocası James (Bruce Dern)ve gözü yükseklerde bir aktris olan (Susannah York)'tur. Tabii bir de kendi çıkarları için yarışmayı manipüle eden şikeci antipatik sunucu Rocky (Gig Young) vardır.
Yarışma ikinci ayına girdiğinde yarışmacılar arasında esen kuşku, belirsizlik ve güvensizlik rüzgarları olayları kontrolden çıkarır. Bu eziyetli maraton Gloria'nın zaten dengesiz olan ruh halini iyice bozmuştur. Her geçen gün umutsuzluğu daha da artan Gloria çevresine karşı daha saldırgan olur ve partneri Robert 'tan yaşadığı bu ızdıraba son vermesi için kendisini vurmasını ister. Zaten sakatlanan ve ızdırap çeken atları da bu şekilde vurmuyorlar mı?


Film en fazla sayıda dalda Akademi ödülüne aday gösterildiği halde (9 dalda aday gösterilmişti) En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmeyen tek film budur. Film sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü kazanabilmişti.


Wallerstein’dan konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak –Sendika.Org

13 Mart 2009 - Immanuel Wallerstein

Geçen yıl yaşamını yitiren tarihçi Faruk Tabak anısına 6-8 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Küresel Perspektifle Tarih sempozyumunun ilk günü Immanuel Wallerstein’ın ‘Jeopolitika ve Dünya Ekonomisi – Bir Dönüşümün Krizi’ başlıklı konferansına ayrılmıştı. Wallerstein, iki salon dolusu dinleyiciyle ABD’nin gerileyişi ve ekonomik krizin açığa çıkardığı tablo üzerinden analiz ve öngörülerini paylaştı. Wallerstein’ın konferansını Sendika.Org okurları için izledik.




Sistem yapısal bir kriz içinde

Wallerstein, iki yıl önce medyada uzmanların her şeyin iyiye gittiğinden bahsettiğine ancak şimdi ise “her şey felaket” dediklerine dikkat çekerek, bugün yaşanmakta olan krizin sistem açısından yapısal bir kriz olduğunu ifade etti. “ABD hegemonyasının ertesindeyiz. ABD geriliyor. Kondratief 1 evresinin sonundayız. Bu çok görüldü. Şimdi sistemin yapısal krizi yaşanıyor” diyen Wallerstein, ABD’nin gerilemesinin 40 yıllık bir geçmişi olduğunu, yavaş bir şekilde açığa çıkan bu gerileyişin şimdi hızlandığını belirtti. “ABD, 50’ler-60’larda gücünün doruğundaydı ve istediğinin %95’ini yapabiliyordu” diyen Wallerstein, ABD hegemonyasının ekonomik güç, askeri güç ve doların rezerv para olmasına dayandığını şimdi ise bu dayanakların büyük ölçüde zayıfladığına dikkat çekti.


ABD’nin ekonomik gücünün dünyanın geri kalanına göre daha çok ve daha ucuza üretim yapabilmesi olduğunu belirten Wallerstein, bu avantajın temel olarak 1940’lar ile 1960’lar arası dönem için geçerli olduğuna dikkat çekti. Daha sonra da Avrupa ve Japonya’nın öne geçtiğine işaret ederek, “60’ların sonundan itibaren bu dayanak ortadan kalktı” dedi. Wallerstein, ABD hegemonyasının ikinci temel dayanağı olarak tanımladığı askeri güç konusunda ise şunları söyledi: “ABD’nin kendisinden sonra gelen 10-15 gücün toplamını aşan bir askeri gücü var. Ama bir sorun var. 1990’lı yıllarda Clinton döneminde Beyaz Saray’da bir konferans yapılıyor. Madeleine Albright Balkanlar’da bir şeyler peşinde. Colin Powel buna direniyor. Albright ‘kullanmayacaksak o kadar övündüğümüz bu askeri gücümüz neye yarar’ dedi. Powel, kullanırsanız kazanamayacağınızı biliyordu. Albright bilmiyordu.” Wallerstein, ABD hava gücünün askeri operasyonlarda yetersiz kaldığı ve yeni operasyonların kara harekatlarını gerektirdiğine dikkat çekerek, ABD askeri gücünün eski önemini yitirdiğini belirtti.


Wallerstein daha sonra ABD gücü gerilerken iktidara gelen George W. Bush yönetiminin, ABD hegemonyasının gerileyişini durdurma çabasının ters teptiğini söyledi. “George W. Bush iktidara gelince bir teori vardı. ABD hegemonyası geriliyordu. ‘Bunun nedeni liderlik’ diyorlardı. Ben buna ‘tek taraflı maço militarizm’ diyorum. ABD hegemonyasını yeniden kurmak yerine gerilemeyi hızlandırdı. Avrupa, Rusya, Çin ABD’den uzaklaştı. Nükleer programlar hızlandı. Irak’ın işgal edilmesinin nedeni nükleer silahlarının olmamasıydı. Kuzey Kore ve İran bundan gerekli dersi çıkardılar.” “Son dönemde bir istihbarat raporu var. 20 yıl sonra ABD eskisi gibi olmayacak. Peki ne olacak?” diyen Wallerstein, çok taraflılık ve bölgeselleşme eğilimlerine dikkat çekti. “Şimdi çok taraflı bir duruma giriyoruz. Batı Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya, Brezilya, G. Afrika, İran… Bunlar özerk güç merkezleri…” Türkiye’nin durumuna ise ayrıca değinen Wallerstein, Türkiye dış politikasının da 20 yıl öncesine göre oldukça farklılaştığını belirtti. “Türkiye dış politikası 20 yıl öncesinden çok farklı. Kollarını çok çeşitli yönlere uzatıyor… Jeopolitik gücünü artırmak istiyor. ABD’ye kafa tutuyor. Irak’a Türkiye üzerinden asker göndermesine direndi. 10-20 yıl önce böyle olmazdı. ABD’ye karşı çıkamaz ama engel çıkarabilir.” Wallerstein ayrıca bundan sonraki sürecin de dengeleri sarsılmış ve bu nedenle de öngörüde bulunmayı zorlaştıran bir süreç olduğuna dikkat çekti. “Ortada kaotik bir gerçek var. Afganistan ve Pakistan’da neler yapılabileceğini bilemiyorum. Çöküntüleri öngörmek zor…” “


Obama’nın politik gücü ABD’nin gücünün bir türevidir”

Obama’nın karizmatik ve zeki bir lider olarak iktidara geldiğini ifade eden Wallerstein, yeni başkanın ABD’nin gerileyişini durdurabileceğini düşünmediğini söyledi. Wallerstein, artık ABD’nin uluslararası alanda tüm dünyanın uyacağı kurallar belirleme gibi bir pozisyonu olmadığını belirterek, Obama’nın politik gücünün de ABD’nin politik gücünün bir türevi olduğunun altını çizdi. “10-15 yıl sonrası için çok şey söylenebilir ama çok ihtimal var” diyen Wallerstein, Obama döneminde de gerilemenin sürmesini beklediğini ifade etti.


Dünya ekonomisi

Dünya ekonomisinin 400-500 yıldır döngüsel bir harekete sahne olduğunu belirten Wallerstein, bu döngüyü şu şekilde tarif etti: “Önce genişliyor, büyüyor. Belli ürünler bir süre gelişiyor, geliştiriyor, bir süre sonra tıkanıyor. Bir üründen birileri kar ediyor, sonra diğerleri dahil olup tekeli kırıyor, paylaşıyor. Kar göz kamaştırıcılığını yitiriyor. Artık burada evre B Kontradief’tir. B evresinde üretim yer değiştiriyor. Fabrikalar düşük maliyete gidiyor. 1945 sonrasında fabrikalar ABD, Avrupa ve Japonya’dan diğer ülkelere akıyor. Ama gerçekte olan, düşük gelirli üretimin bu ülkelere gitmesidir. Bu ülkeler kalkınıyor ama bu sorunlu bir kalkınma. (…) Fabrikalar yer değiştirince işsizlik oluyor. Bunun üzerine işsizlik ihraç edilmeye çalışılıyor. ABD, Avrupa, Japonya birbiri arasında bunu yapıyor. Üretim zayıfladıkça para sahibi parasını üretimden çekip, spekülasyona yatırıyor. Bu sürece finansallaşma deniyor. Bu yeni değil, daha önce de çok kez yaşandı. Kontradief B’nin karakteri bu.” Wallerstein bu süreçte, üretimin 3. Dünya Ülkelerine kaydığını, gelişmiş kapitalist ülkelerin 3. Dünya’ya borç verdiklerini, ardından 1980’lerin borç krizinin yaşandığını ve sonra da çöp tahviller döneminin geldiğini, sonunda onun da çöktüğünü belirtti.


Bu sürecin sonunda ABD’nin en büyük borçlu haline geldiğini, aynı şekilde ABD’li tüketicilerin de borçlandığını belirten Wallerstein, bunun da bu borç balonunun patlamasıyla sonuçlandığını belirtti. “Bu inanılmaz borç, Kondradief B evresinde patlıyor. Çöküş yaşanıyor. Bu, eskilerden daha büyük. Burada bir fasit daire çıkıyor. Bankalar kredi vermiyor, hükümetler istiyor ama bankalar doğal olarak vermiyor. Fabrikalar kapanıyor, işsizlik oluşuyor, işler daha da kötüleşiyor.” “En az birkaç yıl daha buradan çıkmayacağız” diyen Wallerstein, yönetime geldikten birkaç hafta sonra “Durum sandığımızdan da kötü” diyen Joe Biden’ın da, Wall Street’in de bunun farkında olduğunu ifade etti.


“Obama ne yapabilir?”

Wallerstein, Obama’nın ne yapabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Fazla bir şey yapamaz. Bu aşağı gidişi durdurabileceğini sanmıyorum. Hasar denetimi yapabilir. Nasıl? Pek çok ülke başkanı ayaklanmadan korkuyor. Sarkozy de neoliberal bir liderdi ama geri adım atıyor. Fransa sömürgelerinde halk sokaklara dökülüyor. Guadulop’ta halkın %10’u sokaklara döküldü ve kazandı. Bu dalga Martinik’e de sıçradı, Reunion’a da gidebilir. Fransa tarihinde 68 dahil böyle bir isyan yaşanmadı. Rusya da aynı durumla karşı karşıya, Çin de, ABD de aynı…” “Leap Europe adlı Avrupalı bir think-tank kuruluşunun 2-3 ay önce yayınlanan raporuna göre bu gelişmiş ülkelerde iç savaşa kadar gidebilir. Halkın silaha erişimi ne kadar kuvvetli ise o kadar tehlikeli. ABD’de iç sorun çok büyük.” “ (…) Obama yoksullara yardım etmeye çalışacak. ben de bundan yanayım. Bunu yapmayan hükümetler ayakta kalamayacak. Ama bu da çözüm değil. Ekonomi düzelmeyecek. Sadece yoksulların yaşamı biraz daha çekilir hale gelecek.”


Kapitalist dünya sona yaklaşırken…

Jeopolitika ve ekonominin çok kötü olduğuna değinen Wallerstein, geçmişte de böylesi durumlarla karşılaşıldığını ve krizdeki hegemonyacı gücün yerinin yeni bir hegemonyacı güçle doldurulduğunu ancak henüz böylesi bir yeni hegemonyacı gücün kendini ortaya koyamadığını belirtti. Bugün dünya ekonomisinin girdiği krizin kapitalist ekonomik sistemin yapısal krizi olduğunu belirten Wallerstein, “bir sistemin tarihinde tek bir kriz vardır. O da bu evre” diyerek tartışmanın odağında kapitalizmin yerine neyin geçeceği sorusu olduğunu vurguladı. Mevcut krizi anlayabilmek için 400-500 yıllık geçmişe bakmak gerektiğini söyleyen Wallerstein, 1945 sonrası alım gücünün artırıldığı 20-25 yıllık verimli

bir döngü ve emeğe saldırıyla geçen 1980-2000 arasındaki neoliberal dönemin ardından kapitalist sistemin bir sınıra geldiğini ifade etti. Kapitalist açısından üç temel maliyet kaleminin, yani işçi ücreti, girdi maliyeti ve vergilerin 1980’e kıyasla düşük olsa bile 1945’le kıyaslandığında arttığını, döngüsel olarak yükselen bir eğriye işaret ettiğini belirten Wallerstein, bu süreci 500 yıl öncesine uzattığınızda da aynı döngüsel yükselişin adım adım gerçekleşmesinin görüleceğini ve nihayetinde de bu döngünün sınıra dayandığını söyledi.


Sistem çökerken özne olmak

Wallerstein krizden nasıl çıkılabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Teknik olarak iki farklı çözüm olabiliyor. Biz yeni bir sistemi oluşturmaya ilerliyoruz. İki ihtimal var. Sistem gereği gibi işleyemiyor. Kapitalizm yerine geçecek olan nedir? Ya daha iyi, ya da daha kötü bir sistem. Bilemeyeceğimiz bir şeyden söz ediyorum. 30 yıl sonrası belirsiz. Bu bir aşamada tek bir kanala gelip oturacak. Bunu biliyorum.” Bu iki olasılık arasındaki farkı “Davos ruhu ile Porto Alegre arasındaki fark” şeklinde tarif eden Wallerstein, “Davos hiyerarşik, sömürgeci bir sistem. Porto Alegre demokratik, insancıl. Gerçekleşecek olan nasıl bir şey bilmiyorum, kimse bilemez” dedi. Feodalizmin çözüldüğü “1450 yıllarında da yeni sistem neye benzeyecek diye bir tartışma vardı, kimse bilmiyordu” diyen Wallerstein, ancak bu durumun bizi çaresiz duruma düşürmeyeceğini ifade etti. Bugünkü esas meselenin “özne olmak” olduğunu belirten Wallerstein, tartışmanın determinizm ile özgür irade arasındaki, ‘kader mi irade mi’ tartışması olduğunun altını çizdi. “Bir sistem normal bir evresinde iken deterministtir. Siz ne yaparsanız yapın, denge noktasına çekilir. Rus ve Fransız devrimlerinde insanlar dünyayı değiştirmek için çok çalıştı ama sistem denge noktasına çekildi” diyen Wallerstein bugüne ilişkin ise daha umutlu bir tespitte bulundu. “Ama kriz ortamında birdenbire bir özgürlük anı yaşanıyor. Bugün ne yaptığımız çok önem taşıyor. Berbat bir keşmekeş içindeyiz. Alışıldığın dışında…” diyerek bugün yürütülecek öznel/iradi çabaların geçmişe nazaran çok daha etkili sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. *** Ek: Sunumunun ardından dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Wallerstein, Karl Marx’ın bugünkü okuma listesinin üst sıralarında bulunduğunu ama Marx’ın başkalarının alıntıları ve yorumları üzerinden değil, doğrudan kendi eserlerinden okunmasını tavsiye ettiğini söyledi.

ABD’nin yerine ortaya çıkacak yeni hegemon gücün hangi devlet olabileceği sorusuna ise, gerilemesi 1870’lerde başlayan İngiltere’nin yerine ABD’nin geçmesinin 75 yıl sonra, 1945’te gerçekleştiğine dikkat çekerek, ABD gücündeki gerilemenin hemen bugün yeni bir hegemon gücün ortaya çıkacağı anlamına gelmeyeceğini belirtti. Bugünkü muhtemel adayların gelecekte varlıklarını sürdürüp sürdürmeyeceklerinin bile tartışmalı olduğunu belirten Wallerstein, en olası yeni hegemon gücün 2075’te ya da 2100’de Doğu Asya’dan çıkabileceğini, bunun da Çin ya da Japonya değil, Çin, Japonya ve Kore dahil bütün bir Doğu Asya’yı kapsayan bir yapı olabileceğini söyledi.














7 Mart 2009 Cumartesi

Sessiz Amerikalı ve en yeni Trio durumları


Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu

-Pakize’nin en yeni hali-

Sadık Yemni


Ünlü İngiliz yazar Graham Green, Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı. Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır.

Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy, Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı, Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar.

Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.


İki emperyal ve Phuong
Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular.

Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika, Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.

İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.

Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım.

“Bundan sonraki hamlen ne olacak?”
Pyle doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”
“Bana Thomas desen daha iyi olur.”
“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”
Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı.
Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.
“Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”
----
“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun? Müthişsin, müthiş!”
“Teşekkür ederim.”
“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”
“Ne hakkında?”
“Phuong.”
“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”
“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”
Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. “ dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”
“Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle.
“Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı.
---
“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”
“Ama mutlu o.”
“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. “
“Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?”
“Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”
“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”
“Benim aylığımdan başka param yok.”
“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.”

Sessiz Tanık Vigot
Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.

Yıl 2002. The Quiet American yine popüler
The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine, Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.

İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı.

Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım.
Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır.
Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale etmek altmış yıl önce de bayağı popülermiş.

Trio Durumları
1991 de vefat eden Graham Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Ekonomik krizle yeniden şekillenen yeni dünyayı da. Şu anda Vigot(Fransız), Hans(Almanya), Kader(İran), Osman(Türkiye), İvan(Rus) ve diğer aktörler de bundan sonraki filmde rol almak istemekteler. Pakize’nin rolü bu nedenle biraz karmaşıklaşmış durumda.

Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.

The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. Yarım yüzyıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar.

Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.

NOT: 1 - Fowl: Kuş, kümes hayvanı anlamına geliyor. Faul okunuyor. Bizde fol yok yumurta yok derler ya. Bu fol, o fowl olmasın? Pyle’de de Pilon, direk, kule tınısı var sanki.
2 - Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Bayağı hayırlı bir iş yapmış psikolog.

------------------------------

1 Mart 2009 Pazar


Turuncu devrimlerin sonu
Uçurumun eşiğindeki dünyamız


A planet at the brink?

By Michael T Klare
26.02.2009

Michael T Klare is a professor of peace and world security studies at Hampshire College and the author, most recently, of Rising Powers, Shrinking Planet: The New Geopolitics of Energy (Metropolitan Books).



The global economic meltdown has already caused bank failures, bankruptcies, plant closings, and foreclosures and will, in the coming year, leave many tens of millions unemployed across the planet. But another perilous consequence of the crash of 2008 has only recently made its appearance: increased civil unrest and ethnic strife. Someday, perhaps, war may follow.


As people lose confidence in the ability of markets and governments to solve the global crisis, they are likely to erupt into violent protests or to assault others they deem responsible for their plight, including government officials, plant managers, landlords, immigrants, and ethnic minorities. (The list could, in the future, prove long and unnerving.) If the present economic disaster turns into what President Barack Obama has referred to as a "lost decade", the result could be a global landscape filled with economically-fueled upheavals.


Indeed, if you want to be grimly impressed, hang a world map on your wall and start inserting red pins where violent episodes have already occurred. Athens (Greece), Longnan (China), Port-au-Prince (Haiti), Riga (Latvia), Santa Cruz (Bolivia), Sofia (Bulgaria), Vilnius (Lithuania), and Vladivostok (Russia) would be a start. Many other cities from Reykjavik, Paris, Rome, and Zaragoza to Moscow and Dublin have witnessed huge protests over rising unemployment and falling wages that remained orderly thanks in part to the presence of vast numbers of riot police. If you inserted orange pins at these locations - none as yet in the United States - your map would already look aflame with activity. And if you're a gambling man or woman, it's a safe bet that this map will soon be far better populated with red and orange pins.


For the most part, such upheavals, even when violent, are likely to remain localized in nature, and disorganized enough that government forces will be able to bring them under control within days or weeks, even if - as with Athens for six days last December - urban paralysis sets in due to rioting, tear gas, and police cordons. That, at least, has been the case so far. It is entirely possible, however, that, as the economic crisis worsens, some of these incidents will metastasize into far more intense and long-lasting events: armed rebellions, military takeovers, civil conflicts, even economically fueled wars between states.


Every outbreak of violence has its own distinctive origins and characteristics. All, however, are driven by a similar combination of anxiety about the future and lack of confidence in the ability of established institutions to deal with the problems at hand. And just as the economic crisis has proven global in ways not seen before, so local incidents - especially given the almost instantaneous nature of modern communications - have a potential to spark others in far-off places, linked only in a virtual sense.


A pandemic of economically driven violence

The riots that erupted in the spring of 2008 in response to rising food prices suggested the speed with which economically-related violence can spread. It is unlikely that Western news sources captured all such incidents, but among those recorded in the New York Times and the Wall Street Journal were riots in Cameroon, Egypt, Ethiopia, Haiti, India, Indonesia, Ivory Coast, and Senegal. In Haiti, for example, thousands of protesters stormed the presidential palace in Port-au-Prince and demanded food handouts, only to be repelled by government troops and United Nation (UN) peacekeepers. Other countries, including Pakistan and Thailand, quickly sought to deter such assaults by deploying troops at farms and warehouses throughout the country.


The riots only abated at summer's end when falling energy costs brought food prices crashing down as well. (The cost of food is now closely tied to the price of oil and natural gas because petrochemicals are so widely and heavily used in the cultivation of grains.) Ominously, however, this is sure to prove but a temporary respite, given the epic droughts now gripping breadbasket regions of the United States, Argentina, Australia, China, the Middle East, and Africa. Look for the prices of wheat, soybeans, and possibly rice to rise in the coming months - just when billions of people in the developing world are sure to see their already marginal incomes plunging due to the global economic collapse.


Food riots were but one form of economic violence that made its bloody appearance in 2008. As economic conditions worsened, protests against rising unemployment, government ineptitude, and the unaddressed needs of the poor erupted as well. In India, for example, violent protests threatened stability in many key areas. Although usually described as ethnic, religious, or caste disputes, these outbursts were typically driven by economic anxiety and a pervasive feeling that someone else's group was faring better than yours - and at your expense.


In April, for example, six days of intense rioting in Indian-controlled Kashmir were largely blamed on religious animosity between the majority Muslim population and the Hindu-dominated Indian government; equally important, however, was a deep resentment over what many Kashmiri Muslims experienced as discrimination in jobs, housing, and land use. Then, in May, thousands of nomadic shepherds known as Gujjars shut down roads and trains leading to the city of Agra, home of the Taj Mahal, in a drive to be awarded special economic rights; more than 30 people were killed when the police fired into crowds. In October, economically-related violence erupted in Assam in the country's far northeast, where impoverished locals are resisting an influx of even poorer, mostly illegal immigrants from nearby Bangladesh.


Economically driven clashes also erupted across much of eastern China in 2008. Such events, labeled "mass incidents" by Chinese authorities, usually involve protests by workers over sudden plant shutdowns, lost pay, or illegal land seizures. More often than not, protestors demanded compensation from company managers or government authorities, only to be greeted by club-wielding police.


Needless to say, the leaders of China's Communist Party have been reluctant to acknowledge such incidents. This January, however, the magazine Liaowang (Outlook Weekly) reported that layoffs and wage disputes had triggered a sharp increase in such "mass incidents," particularly along the country's eastern seaboard, where much of its manufacturing capacity is located. By December, the epicenter of such sporadic incidents of violence had moved from the developing world to Western Europe and the former Soviet Union. Here, the protests have largely been driven by fears of prolonged unemployment, disgust at government malfeasance and ineptitude, and a sense that "the system," however defined, is incapable of satisfying the future aspirations of large groups of citizens.


One of the earliest of this new wave of upheavals occurred in Athens, Greece, on December 6, 2008, after police shot and killed a 15-year-old schoolboy during an altercation in a crowded downtown neighborhood. As news of the killing spread throughout the city, hundreds of students and young people surged into the city center and engaged in pitched battles with riot police, throwing stones and firebombs.


Although government officials later apologized for the killing and charged the police officer involved with manslaughter, riots broke out repeatedly in the following days in Athens and other Greek cities. Angry youths attacked the police - widely viewed as agents of the establishment - as well as luxury shops and hotels, some of which were set on fire. By one estimate, the six days of riots caused $1.3 billion in damage to businesses at the height of the Christmas shopping season.


Russia also experienced a spate of violent protests in December, triggered by the imposition of high tariffs on imported automobiles. Instituted by Prime Minister Vladimir Putin to protect an endangered domestic auto industry (whose sales were expected to shrink by up to 50% in 2009), the tariffs were a blow to merchants in the Far Eastern port of Vladivostok who benefited from a nationwide commerce in used Japanese vehicles. When local police refused to crack down on anti-tariff protests, the authorities were evidently worried enough to fly in units of special forces from Moscow, 3,700 miles away.


In January, incidents of this sort seemed to be spreading through Eastern Europe. Between January 13th and 16th, anti-government protests involving violent clashes with the police erupted in the Latvian capital of Riga, the Bulgarian capital of Sofia, and the Lithuanian capital of Vilnius. It is already essentially impossible to keep track of all such episodes, suggesting that we are on the verge of a global pandemic of economically driven violence.


A perfect recipe for instability

While most such incidents are triggered by an immediate event - a tariff, the closure of local factory, the announcement of government austerity measures - there are systemic factors at work as well. While economists now agree that we are in the midst of a recession deeper than any since the Great Depression of the 1930s, they generally assume that this downturn - like all others since World War II - will be followed in a year, or two, or three, by the beginning of a typical recovery.


There are good reasons to suspect that this might not be the case - that poorer countries (along with many people in the richer countries) will have to wait far longer for such a recovery, or may see none at all. Even in the United States, 54% of Americans now believe that "the worst" is "yet to come" and only 7% that the economy has "turned the corner", according to a recent Ipsos/McClatchy poll. A quarter of the population also think the crisis will last more than four years. Whether in the US, Russia, China, or Bangladesh, it is this underlying anxiety - this suspicion that things are far worse than just about anyone is saying - which is helping to fuel the global epidemic of violence.


The World Bank's most recent status report, Global Economic Prospects 2009, fulfills those anxieties in two ways. It refuses to state the worst, even while managing to hint, in terms too clear to be ignored, at the prospect of a long-term, or even permanent, decline in economic conditions for many in the world. Nominally upbeat - as are so many media pundits - regarding the likelihood of an economic recovery in the not-too-distant future, the report remains full of warnings about the potential for lasting damage in the developing world if things don't go exactly right.


Two worries, in particular, dominate Global Economic Prospects 2009: that banks and corporations in the wealthier countries will cease making investments in the developing world, choking off whatever growth possibilities remain; and that food costs will rise uncomfortably, while the use of farmlands for increased biofuels production will result in diminished food availability to hundreds of millions.


Despite its Pollyanna-ish passages on an economic rebound, the report does not mince words when discussing what the almost certain coming decline in First World investment in Third World countries would mean:
Should credit markets fail to respond to the robust policy interventions taken so far, the consequences for developing countries could be very serious. Such a scenario would be characterized by ... substantial disruption and turmoil, including bank failures and currency crises, in a wide range of developing countries. Sharply negative growth in a number of developing countries and all of the attendant repercussions, including increased poverty and unemployment, would be inevitable.

In the autumn of 2008, when the report was written, this was considered a "worst-case scenario." Since then, the situation has obviously worsened radically, with financial analysts reporting a virtual freeze in worldwide investment. Equally troubling, newly industrialized countries that rely on exporting manufactured goods to richer countries for much of their national income have reported stomach-wrenching plunges in sales, producing massive plant closings and layoffs. The World Bank's 2008 survey also contains troubling data about the future availability of food. Although insisting that the planet is capable of producing enough foodstuffs to meet the needs of a growing world population, its analysts were far less confident that sufficient food would be available at prices people could afford, especially once hydrocarbon prices begin to rise again. With ever more farmland being set aside for biofuels production and efforts to increase crop yields through the use of "miracle seeds" losing steam, the Bank's analysts balanced their generally hopeful outlook with a caveat: "If biofuels-related demand for crops is much stronger or productivity performance disappoints, future food supplies may be much more expensive than in the past."


Combine these two World Bank findings - zero economic growth in the developing world and rising food prices - and you have a perfect recipe for unrelenting civil unrest and violence. The eruptions seen in 2008 and early 2009 will then be mere harbingers of a grim future in which, in a given week, any number of cities reel from riots and civil disturbances which could spread like multiple brushfires in a drought.


Mapping a world at the brink

Survey the present world, and it's all too easy to spot a plethora of potential sites for such multiple eruptions - or far worse. Take China. So far, the authorities have managed to control individual "mass incidents", preventing them from coalescing into something larger. But in a country with a more than 2,000 history of vast millenarian uprisings, the risk of such escalation has to be on the minds of every Chinese leader.


On February 2, a top Chinese Party official, Chen Xiwen, announced that, in the last few months of 2008 alone, a staggering 20 million migrant workers, who left rural areas for the country's booming cities in recent years, had lost their jobs. Worse yet, they had little prospect of regaining them in 2009. If many of these workers return to the countryside, they may find nothing there either, not even land to work.


Under such circumstances, and with further millions likely to be shut out of coastal factories in the coming year, the prospect of mass unrest is high. No wonder the government announced a $585 billion stimulus plan aimed at generating rural employment and, at the same time, called on security forces to exercise discipline and restraint when dealing with protesters. Many analysts now believe that, as exports continue to dry up, rising unemployment could lead to nationwide strikes and protests that might overwhelm ordinary police capabilities and require full-scale intervention by the military (as occurred in Beijing during the Tiananmen Square demonstrations of 1989).


Or take many of the Third World petro-states that experienced heady boosts in income when oil prices were high, allowing governments to buy off dissident groups or finance powerful internal security forces. With oil prices plunging from $147 per barrel of crude oil to less than $40 dollars, such countries, from Angola to shaky Iraq, now face severe instability.


Nigeria is a typical case in point: When oil prices were high, the central government in Abuja raked in billions every year, enough to enrich elites in key parts of the country and subsidize a large military establishment; now that prices are low, the government will have a hard time satisfying all these previously well-fed competing obligations, which means the risk of internal disequilibrium will escalate. An insurgency in the oil-producing Niger Delta region, fueled by popular discontent with the failure of oil wealth to trickle down from the capital, is already gaining momentum and is likely to grow stronger as government revenues shrivel; other regions, equally disadvantaged by national revenue-sharing policies, will be open to disruptions of all sorts, including heightened levels of internecine warfare.


Bolivia is another energy producer that seems poised at the brink of an escalation in economic violence. One of the poorest countries in the Western Hemisphere, it harbors substantial oil and natural gas reserves in its eastern, lowland regions. A majority of the population - many of Indian descent - supports President Evo Morales, who seeks to exercise strong state control over the reserves and use the proceeds to uplift the nation's poor. But a majority of those in the eastern part of the country, largely controlled by a European-descended elite, resent central government interference and seek to control the reserves themselves. Their efforts to achieve greater autonomy have led to repeated clashes with government troops and, in deteriorating times, could set the stage for a full-scale civil war.


Given a global situation in which one startling, often unexpected development follows another, prediction is perilous. At a popular level, however, the basic picture is clear enough: continued economic decline combined with a pervasive sense that existing systems and institutions are incapable of setting things right is already producing a potentially lethal brew of anxiety, fear, and rage. Popular explosions of one sort or another are inevitable.


Some sense of this new reality appears to have percolated up to the highest reaches of the US intelligence community. In testimony before the Senate Select Committee on Intelligence on February 12th, Admiral Dennis C Blair, the new Director of National Intelligence, declared, "The primary near-term security concern of the United States is the global economic crisis and its geopolitical implications ... Statistical modeling shows that economic crises increase the risk of regime-threatening instability if they persist over a one to two year period" - certain to be the case in the present situation.


Blair did not specify which countries he had in mind when he spoke of "regime-threatening instability" - a new term in the American intelligence lexicon, at least when associated with economic crises - but it is clear from his testimony that US officials are closely watching dozens of shaky nations in Africa, the Middle East, Latin America, and Central Asia.


Now go back to that map on your wall with all those red and orange pins in it and proceed to color in appropriate countries in various shades of red and orange to indicate recent striking declines in gross national product and rises in unemployment rates. Without 16 intelligence agencies under you, you'll still have a pretty good idea of the places that Blair and his associates are eyeing in terms of instability as the future darkens on a planet at the brink. ------------------