Sadık Yemni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sadık Yemni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Neo’suz Matrix’ten çıkış


Sadık Yemni

Neo’suz Matrix’ten çıkış

Matrix’i kuranlar Neo’yu, ajan Smith’i türettikleri kazandan döktüler. Neo herkesin içindeki mücadeleci potansiyeli aşan yapısıyla ajan Smith’ten daha işlevsel değildir. Tek farkı daha eğlenceli ve kahraman olarak sunulmasıdır. Keanu’nun canlandırdığı karakter bir misyonun lideri gibi görünen, ama aslında tek kaleli maçın amigosu olmaktan öteye geçmeyen bir kimliktir.

Ünlü kültür eleştirmeni Slavoj Zizek ‘Matrix filmi felsefecilerin mürekkep lekesi testidir. Felsefeciler orada kendi gözde felsefelerini görüyorlar.’ Diyor. Kırmızı hapa, kehanetlere, Noe’nun süpermenliğine (son sahne unutulmasın) vb. kanıt bizim bu lekeye bakış şeklimizle belirlenmekte. Baktırılma şekli de denebilir. Bu dayatma sezgilerimizi, idrakimizi, algılarımızı yoğa sayar ve neyin gerçek olduğuna aslında bizim karar veremeyeceğimizi fısıldar kulağımıza.

Godot ya da mesih bekleme hali uyuşturucu bir süreçtir. Morpheus’un Neo’ya sunduğu iki hapta da morfin bulunmaktadır. Kırmızı ya da mavi hapı seçmek bir fark yaratmıyor. Filmde Trinity, Teslis adlı kızımız da morfinin oluşturduğu sanrı, senaryodaki Tanrılar ve Rablar A.Ş’de çalışan cazibeli bir memuredir. Filmdeki işlevi Neo’nun beklenen kimse olduğuna değin inancını kaybetmemesidir. Bunun için kiraz dudaklar ve gül memeler kartını kullanır bol bol. Başaramazsa kurulu Matrix düzeni bize sunulan şekliyle gözlerimizin önünde iskambil kağıdından örülme bir bina gibi yıkılacaktır.

Mesih tek tek herkeste tükenmeye yüz tutmuş ya da herkeste bitmiş o umut ışığını taşıyan son kimse addedilir. Düşünce olarak umarsızlık düzlemindeki ilk yükselti, ilk basamaktır. Neo bize Matrix filminde böyle biriymiş gibi takdim edilir. Sanal hayattan gerçek denen hayata adım atması bu vehmi güçlendirir. Bir seri kabulden en birincisidir. Bana vampir filmlerini hatırlatıyor. Bu filmler bir kabul dayatır seyircilere. Farzet ki, kan emen, çok güçlü, ölümsüz bir yaratık var. Böyle der. Bunu kabul etmeden kendinizi bir vampir filmine kaptırmanız mümkün değildir.

Böyle bakıldığında Cypher’in aslında hain olmadığı iddia edilebilir pekâlâ. Reset elemanıdır daha çok. İhaneti sayesinde heyecan yaratılmakta, kurtarıcı beklemek eylemi ancak bu heyecan sayesinde dirilmektedir. Aslında mavi hap yitmiş gitmiş dünyadaki hayatın bir benzerinde, kurtarılmış bir kopyasında yaşamak içindir. Belki de sonsuz bir yaşamın beşiğidir.

Kısacası Matrix düzeni de, Neo’nun misyonu da Cypher’ın o ünlü sahnede yediği bifteğin lezzeti kadar gerçektir.
------------------------------

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Göçün ikinci 40 yılı


Şaşırtıcı bir yakın gelecek bizi bekliyor
Göçün ikinci 40 yılı


Birkaç yıl önce Hollanda’daki Türkler göçmenliklerinin 40. yılını kutladılar. Bu yazının konusu gelecek 40 yıl içinde olacaklar. Önce biraz geriye gidelim. Çok değil yirmi beş yıl önce bile Avrupa’da kimsenin evinde bilgisayar yoktu. Cep telefonları tedavüle girmemişti. Araba navigatörlerini ise bilimkurgu filmlerinde görmekteydik. O halde çok yakında yaşamımızda bayağı hayati değişiklikler meydana gelecek. Şu anda bile belirtileri var.

Avusturalyalı gelecek bilimciler Richard Watson ve Ross Dawson önümüzdeki kırk yıl içinde neler olacağına dair bütün dünyada yankı uyandıran bir çizelge hazırladılar.

Kara trenlerle Avrupa’ya çalışmaya gelen, Türkiye’ye telefon edebilmek için postahanelerde saatlerce bekleyen, banka havalelerinin bir hafta, on gün içinde alıcıya varmasına çok sevinen birinci kuşak insanımızın çocukları ve torunlarını akıl almaz bir gelecek beklemekte.

İki gelecek bilimcinin bütün dünyada çok popüler olan liste sayısız dergi ve gazetede yayımlandı. Bu listeyi bu derecede ilginç kılan özellikleri bu yazımızda ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Hayatımızdan çıkacak ve hayatımıza girecek şeylerin listesi gerçekten çok ilginç ve düşündürücü.


2010
Hayatımızdan çıkacaklar
Mektup yazmak en başta geliyor. Şu anda bile elektronik posta kağıtla yollanan postanın yerini ciddi ölçüde almış durumda. Bilgisayarı daha fazla kullandığmızda mektup yazmak gerçekten çok nadir raslanan bir etkinlik haline gelecek. Kağıt üzerine el yazısıyla mektup bir şekilde sevgi ve saygı nişanesi olarak kalacak.

Kül tablaları restoranlarda, barlarda, trenlerde, uçaklarda ve daha bir çok yerde giderek azalmakta ve hatta yok olmakta.

Sütçüler artık kapımızı çalmaz oldular. Karton ya da cam kaplarda sütü marketlerde kendimiz almaktayız.

Kişisel gizlilik, mahremiyet teknolojinin gelişmesi nedeniyle giderek yitirdiğimiz bir özellik olmaya devam ediyor. E-posta, telefon, fax vb. her türlü haberleşmemiz kolaylıkla izlenebilmekte. Artık özellikle büyük şehirlerde her yerde gözetleyici kameralar var. Otobanlar hız ölçer radarlarla kaynıyor. Büyük Birader her dakkika ensemizde yani.


Hayatımıza girecekler
Yalan makineleri giderek mahkemelerde, sorgulamalarda falan daha sık kullanılacak. Belki yakında evlere satın aldığımız ucuz modelleri de çıkacak. Böylece eve niye geç geldiğini bir masala dayandıran kimseler çok sıkıntı çekecekler. Ama hemen bu makineleri kandıran aparatlar da çıkacaktır piyasaya. Hep böyle olagelmiştir. Zehir varsa panzehir de olacaktır.

Giyilebilir bilgisayarlar elimizde çanta olarak taşımaktan sonra gelen bir aşama olacakmış. Kim paltosunun cep kapağı şeklindeki bilgisayarda bir şeyler yazmak istemez trenle giderken. .

Uyku makineleri uyuyamayan ve hoş rüyalar görmek isteyen kimselere latif uykular sunacak.


2015
Hayatımızdan çıkacaklar
Kaybolmak tarihe karışacak. Navigatörler, tomtomlar çok popüler olacaklar. Kaybolmak sayesinde yaşadığımız sıkıntılar bitecek, ama bu sayede bazen yaşadığımız hoş sürprizler de öyle.

Teşekkür mesajlarının çok azalacağı tahmin ediliyormuş. Demek ki kabalaşacağız zaman geçtikçe.

Kablolu telefonların yerini uydu bağlantılı telefonlar alacak.


Hayatımıza girecekler
Ay yeniden popüler olacak ve üzerinde yerleşim yerleri kurulacakmış.

Piyasaya daha önce çıkan şipşak fotoğraf makinelerinde olduğu gibi tek kullanımlık cep telefonları da çıkacakmış. Alo diyecek, konuşacak ve çöpe atacaksınız.

Akıllı kozmetik ürünleri üretilecek. Yanlış bir krem ya da pudra alırsak bu sizin cildinize uymuyor diye hemen alarmı basacak.

Yalnızca uyumak için tasarlanmış oteller popülerleşecek. Daha 1980’lerde Japonya’da moda olan bu tüp oteller bütün dünyada hizmete girecek.





2020
Hayatımızdan çıkacaklar
Postahaneler maalesef tarihe karışacaklar. Belki bazıları müze olarak bir miktar daha var kalacaklar.

Ücretsiz otomobil parkları sadece eski filmlerde görebildiğimiz nostalji haline dönüşecek. Bir yerde durunca hemen elimizi cebimize atmaya alışacağız.

Birinci Dünya savaşına (1914 – 1918) tanık olmuşlar tarihten silinecekler.

Videolar ve CD’den sonra DVD’ler de tedavülden kalkacak.

Sekreterlik mesleği de eski roman ve filmlerde varkalacak. Bazı patronlar bu duruma üzülecekler sanırım.

Telefon rehberleri gereksizleşecek. Şu anda bile öyle değil mi?

Normal emeklilik düşüncesi çıkacakmış aklımızdan. Şu anda çok popüler olan İsviçre usülü emeklilik reklamları neye dönüşecek acaba?

Özgür Tayvan Çin idaresine girecek.


Hayatımıza girecekler
Robotlar tarafından yapılan ameliyatlar başlayacak. Kendimizi akıllı, ama hissiz metal ellere teslim edeceğiz.

Yapay gözler devreye girecek. Bir gözü yeşil, bir gözü mavi arkadaşlarımız olacak.




2025
Hayatımızdan çıkacaklar
Doğru yazım ve imla internet devriminin sonucu olarak hayatımızıdan çıkacak. MSN kullanıcıların kaotik, şifrelenmiş, kısaltılmış, bozulmuş dil kullanımları moda olacak.

Yollarda ücretsiz olarak otomobil kullanmak büyüklerin anlattıkları masallarda varkalan bir şey olacak.

Masaüstü bilgisayarları tarihe karışacak.

Hafta sonu izinleri denen şey de değişecek. Cumartesi, Pazar ile diğer günler arasında bir fark kalmayacak.

Maldiv adaları suların altında kalacak.



Hayatımıza girecekler
Hidrojen yakıt istasyonları popüler olacak. Her yerde bu istasyonlara raslayacağız.

Ülke dışında yerleştirilmiş hapisaneler moda olacak. Hapisane ziyaretleri turistik seyahat haline dönüşecek yani.

Hafıza silme işlemleri başlayacak. Kötü anılarını sildirmek isteyenler bu işten çok memnun kalacaklar.

Duyusal internetle tanışacağız. Bizle konuşan, duygularımızı paylaşan sanal bir dünyaya dalacağız.


2030
Hayatımızdan çıkacaklar
Reality showlar televizyonlardan kalkacak.

Şu anda varolan ticari birlikler çözülecek ve yokolacaklar.

Miras vergisi denen büyük eziyet sonunda kalkacak.

İnsanlar normal bir öğlen yemeği yemeyecekler. Beslenme alışkanlıklarımız çok ciddi bir değişikliğe uğrayacak.

Kozmetik malzemeler sayesinde estetik ameliyata ihtiyaç duyulmayacak. Saçlar beyazlamayacak, ciltler kırışmayacak.

Hayatımıza girecekler
Robot çocuk bakıcıları evlerimize adım atacaklar.

Sanal tatiller ucuz deşarj imkânları sunacak. Evde oturduğunuz yerde Ay’da tatil yapıp, serüvenler yaşayıp geri geleceksiniz.

Uzaya bir merdiven kurulacak. Daha altmışlı yıllardan planı yapılan bu yapı, komopozit malzemelerin gelişmesiyle nihayet hayata geçecek.

Yapay hafıza güçlendirici ilaç ve programlar unutkanlık sorunumuzu kökünden çözecekler.

Otomatik şoförlü arabalar piyasaya çıkacaklar. Bunlardan birinin yaptığı ilk kaza birinci haber olacak.

İyi huylu sanal bakterilerimiz bize çeşitli hizmetler verecekler.



2035
Hayatımızdan çıkacaklar
Kendi kendine oynayan çocuklar eski kayıtlarda kalacak. Çocuklar artık çok gelişkin bir programla desteklenmiş aparatlarla ve çoğu kez diğer çocukların da katılımıyla çok zengin oyun şartlarına kavuşacaklar.

Bozuk para denen şey koleksiyoncuların evlerinde varolacak.

Petrol uğruna bu kadar kan döküldükten sonra hayatımızdan çıkacak.

Bilgisayar programı Microsoft yerini başka bir sisteme bırakacak.

Orta sınıf denen kavram ortadan kalkacak.

Düşük fiyatlı yolculuklar eski ilânlarda varolan bir şey olacak.

Bangladeş suların istilasına uğrayacak.


Hayatımıza girecekler
Kendi kendini tamir eden yollar tıpkı organik bir yapı gibi kendini onaracak.

İsteyenler kendi genetik bilgilerine göre ayarlanmış diyetler yapacaklar.

3 boyutlu yazıcılar çıkacak piyasaya.

Oturma odamızın, büromuzun bir yerinde çeşitli manzaralara açılan sanal gerçeklik pencereleri bulunacak. Kışın ortasında güneşten yanan bir plajı seyrederek içimizi ısıtacağız.



2040
Hayatımızdan çıkacaklar
Banknot ve cüzdanlar tarihe karışacaklar.

Petrol ürünleriyle çalışan motorlara artık raslanmayacak. Egzos gazlarının kirlettiği şehir merkezleri eskilerde kalacak.

Bağımlılık ve sağırlık ortadan kalkacak.

Milli para denen şey artık mevcut olmayacak.

Ücretsiz halk alanları diye bir kavram geliştirilecek.

Özür dilemek giderek az raslanan bir şey olacak.

Avrupa Birliği de artık mevcut olmayacak.


Hayatımıza girecekler
Uzayda kurulacak fabrikalar yüksek ücretli kalifiye eleman arayacaklar.

Evrensel para birimi tedavüle girecek.

Video oynatabilen duvar kağıtları reklamları kimseyi şaşırtmayacak.

Yalnızca hapishane olarak kullanılan ülkeler olacak. Hapishane turizminden köşeyi dönmek isteyenler hemen bürolar açarak ‘mahkum akrabanıza en kolay bizle ulaşabilirsiniz’ cinsinden reklamlar verecekler.




2045
Hayatımızdan çıkacaklar
Tekeller ortadan kalkacak.

Kravat özel partilerde, kıyafet balolarında takılır hale gelecek.

İngiliz monarşisi ortadan kalkacak. Prens Charles boşuna sakal bırakıp müslüman sever görünmüyor anlaşılan!

Doğal doğum ortadan kalkacak. Doğum ana karnında değil, yapay rahimlerde meydana gelecek.


Hayatımıza girecekler
Çevreyi kirletmeye göre ayarlanan vergiler çıkacak. Yere sakız atıp üstüne basanlar yandı.

Görünmezlik pelerini piyasaya çıkacak. Bu sayede saklambaç oynamak bayağı ilginç bir oyun haline gelecek.

Mars’a ilk ayak basan insan bize, ‘Bir insan için küçük bir adım, ama insanlık için büyük bir aşama’ diyecek.



2050
Hayatımızdan çıkacaklar
Tek parçalık Belçika sonunda parçalanacak.

Körlük tarihe karışacak.

Bize bunca hizmet vermiş anlı şanlı Google demode olacak.

İkinci Dünya savaşından(1939 – 1945) arta kalanlar yeryüzünden silinmiş olacaklar.


Hayatımıza girecekler
Hastalıklarla mücadele edecek küçük robotlarımız olacak. Sıhhatli kalmamız için canla başla mücadele edecekler.

Beyin nakli gerçekleştirilecek.

Herkes küresel nüfus hüviyetine sahip olacak.

Hafıza yüklemek gerçekleşecek. Belleğinizin kopyalarını çıkartabileceğiniz gibi, bazı bölümlerini de ödünç verebileceksiniz.

Daha yetmişli yıllarda yapılan filmlerde gördüğümüz ışınlanmak sonunda gerçekleşecek. Bir yerden bir yere Hızırvari bir şekilde gidip geleceğiz.


2050 sonrasında hayatımızdan çıkacaklar
Çirkinlik artık mevcut olmayacak. Dünya güzeller cenneti olacak. Belki de çirkinleri özleyeceğiz bu nedenle. Belli mi olur.

Amerika Birleşik Devletler’i ortadan kalkacak.

Ölümün (istenmediği sürece) artık mevcut olmadığı anlar gelecek. Gılgamış’ın rüyası gerçek olacak.

Hayatımıza girecekler
Yapay beyinler, yapay zekalar hayatımızın bir parçası olacak.

Göktaşlarında madencilik denen bir meslekle tanışacağız.

Stres seviyesini ölçen ve gösteren elbiselerimiz olacak.


Daha sonra..?
Yaşayan görecek ancak. Benim 2020 yılı civarı için özel bir beklentim var. Tıpkı yetmişli yılların sonunda Hollanda’da yaşayan İspanyollar’a ve İtalyanlar’a olduğu gibi Türkler için de geriye göç başlayacak ve Avrupa’dan Türkiye’ye yüzbinlerin (belki milyonların) göçtüğüne tanık olacağız.

İkinci 40 yıl
Avrupa’da göçmenliğimizin birinci 40 yılı çok serüvenli, acılı, hasretliklerle çalkantılı, zor ama geliştirici, öğretici ve müteşebbisleştirici olarak geçti. İkinci 40 yılın bizler açısından çok daha olumlu geçeceğini düşünmekteyim.

-------------------------------------------------

29 Mart 2009 Pazar

Atları (özneyi) da vururlar


Atları (özneyi) da vururlar

Wallerstein’dan (Son Gerçek) konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak

Sonunda kriz yaratacağı çok aşikâr olan Neo Liberal sistemlerde ve krizlerin içinde özne kalabilmek mümkün mü?


1969 yapımı bir film hakkındaki bilgilerimizi tazeleyip Wallerstein’in sözlerine kulak verirsek bu soruya ciddi bir cevap bulabileceğiz.

Son Gerçek 1969 ABD yapımı dramatik dönem filmidir. Özgün adı They Shoot Horses, Don't They? dir.Senaryosunu James Poe ve Robert E. Thompson’un Horace McCoy'un 1935 yılında yazdığı aynı adlı romanından birlikte uyarladıkları filmin yönetmeni Sydnel Pollacktır. Filmin Önemli rollerinde Jane Fonda, Michael Sarrazin, Susannah York, Gig Young, Red Buttons ve Bruce Dern oynamışlardır. Film TRT Televizyonunda Atları da Vururlar adı ile gösterilmişti. Filmde ABD'de 1930'larda yaşanan "büyük ekonomik bunalım" sırasında çaresiz bir grup yarışmacının para ödüllü bir dans maratonunda onurlarını çiğnetmek pahasına da olsa ölümüne yarışmaları anlatılmaktadır.

1930 'lu yıllarda ABD 'de Büyük Ekonomik Buhran hüküm sürerken fakirlik ve çaresizliğin pençesindeki işsiz milyonlarca insandan biri de Gloria Beatty (Jane Fonda)'dir. Sürekli Hollywood hayalleri kuran, geçmişte hep aldatılmış, gençlik yılları çok gerilerde kalmış hayalperest ve tatminsiz bir kadın olan Beatty uğradığı sayısız ihanetlerden birinin sonucunda intahara teşebbüs etmiş, hastanede yatarken eline geçen bir dergide büyük para ödüllü bir dans yarışmasının ilanını görmüştür. Bu yarışma o yıllarda kitlelerin dikkatini ekonomik buhrandan başka yönlere çekmek için yapılan sayısız çılgınlıklardan sadece biridir. Sıradan bir yarışma değildir bu, bir maratondur adeta. Arada verilen çok kısa molalar haricinde yarışma haftalarca hatta aylarca sürecek, en son ayakta kalan çift yarışmayı kazanacaktır. Ödül o yıllar için küçük bir servet sayılabilecek bir miktar olan 1500 dolardır. Yarışma tabii ki radyodan da naklen yayınlanacaktır. Gloria partneri olarak film yönetmeni olma hayalleri kuran bir aylak olan Robert Syverton (Michael Sarrazin)'i seçer. Diğer yarışmacılar ise yaşlı ve bıkkın bir bahriyeli olan Harry Kline (Red Buttons), gebe bir çiftçi kızı olan Ruby (Bonnie Bedelia) ve onun kocası James (Bruce Dern)ve gözü yükseklerde bir aktris olan (Susannah York)'tur. Tabii bir de kendi çıkarları için yarışmayı manipüle eden şikeci antipatik sunucu Rocky (Gig Young) vardır.
Yarışma ikinci ayına girdiğinde yarışmacılar arasında esen kuşku, belirsizlik ve güvensizlik rüzgarları olayları kontrolden çıkarır. Bu eziyetli maraton Gloria'nın zaten dengesiz olan ruh halini iyice bozmuştur. Her geçen gün umutsuzluğu daha da artan Gloria çevresine karşı daha saldırgan olur ve partneri Robert 'tan yaşadığı bu ızdıraba son vermesi için kendisini vurmasını ister. Zaten sakatlanan ve ızdırap çeken atları da bu şekilde vurmuyorlar mı?


Film en fazla sayıda dalda Akademi ödülüne aday gösterildiği halde (9 dalda aday gösterilmişti) En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmeyen tek film budur. Film sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü kazanabilmişti.


Wallerstein’dan konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak –Sendika.Org

13 Mart 2009 - Immanuel Wallerstein

Geçen yıl yaşamını yitiren tarihçi Faruk Tabak anısına 6-8 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Küresel Perspektifle Tarih sempozyumunun ilk günü Immanuel Wallerstein’ın ‘Jeopolitika ve Dünya Ekonomisi – Bir Dönüşümün Krizi’ başlıklı konferansına ayrılmıştı. Wallerstein, iki salon dolusu dinleyiciyle ABD’nin gerileyişi ve ekonomik krizin açığa çıkardığı tablo üzerinden analiz ve öngörülerini paylaştı. Wallerstein’ın konferansını Sendika.Org okurları için izledik.




Sistem yapısal bir kriz içinde

Wallerstein, iki yıl önce medyada uzmanların her şeyin iyiye gittiğinden bahsettiğine ancak şimdi ise “her şey felaket” dediklerine dikkat çekerek, bugün yaşanmakta olan krizin sistem açısından yapısal bir kriz olduğunu ifade etti. “ABD hegemonyasının ertesindeyiz. ABD geriliyor. Kondratief 1 evresinin sonundayız. Bu çok görüldü. Şimdi sistemin yapısal krizi yaşanıyor” diyen Wallerstein, ABD’nin gerilemesinin 40 yıllık bir geçmişi olduğunu, yavaş bir şekilde açığa çıkan bu gerileyişin şimdi hızlandığını belirtti. “ABD, 50’ler-60’larda gücünün doruğundaydı ve istediğinin %95’ini yapabiliyordu” diyen Wallerstein, ABD hegemonyasının ekonomik güç, askeri güç ve doların rezerv para olmasına dayandığını şimdi ise bu dayanakların büyük ölçüde zayıfladığına dikkat çekti.


ABD’nin ekonomik gücünün dünyanın geri kalanına göre daha çok ve daha ucuza üretim yapabilmesi olduğunu belirten Wallerstein, bu avantajın temel olarak 1940’lar ile 1960’lar arası dönem için geçerli olduğuna dikkat çekti. Daha sonra da Avrupa ve Japonya’nın öne geçtiğine işaret ederek, “60’ların sonundan itibaren bu dayanak ortadan kalktı” dedi. Wallerstein, ABD hegemonyasının ikinci temel dayanağı olarak tanımladığı askeri güç konusunda ise şunları söyledi: “ABD’nin kendisinden sonra gelen 10-15 gücün toplamını aşan bir askeri gücü var. Ama bir sorun var. 1990’lı yıllarda Clinton döneminde Beyaz Saray’da bir konferans yapılıyor. Madeleine Albright Balkanlar’da bir şeyler peşinde. Colin Powel buna direniyor. Albright ‘kullanmayacaksak o kadar övündüğümüz bu askeri gücümüz neye yarar’ dedi. Powel, kullanırsanız kazanamayacağınızı biliyordu. Albright bilmiyordu.” Wallerstein, ABD hava gücünün askeri operasyonlarda yetersiz kaldığı ve yeni operasyonların kara harekatlarını gerektirdiğine dikkat çekerek, ABD askeri gücünün eski önemini yitirdiğini belirtti.


Wallerstein daha sonra ABD gücü gerilerken iktidara gelen George W. Bush yönetiminin, ABD hegemonyasının gerileyişini durdurma çabasının ters teptiğini söyledi. “George W. Bush iktidara gelince bir teori vardı. ABD hegemonyası geriliyordu. ‘Bunun nedeni liderlik’ diyorlardı. Ben buna ‘tek taraflı maço militarizm’ diyorum. ABD hegemonyasını yeniden kurmak yerine gerilemeyi hızlandırdı. Avrupa, Rusya, Çin ABD’den uzaklaştı. Nükleer programlar hızlandı. Irak’ın işgal edilmesinin nedeni nükleer silahlarının olmamasıydı. Kuzey Kore ve İran bundan gerekli dersi çıkardılar.” “Son dönemde bir istihbarat raporu var. 20 yıl sonra ABD eskisi gibi olmayacak. Peki ne olacak?” diyen Wallerstein, çok taraflılık ve bölgeselleşme eğilimlerine dikkat çekti. “Şimdi çok taraflı bir duruma giriyoruz. Batı Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya, Brezilya, G. Afrika, İran… Bunlar özerk güç merkezleri…” Türkiye’nin durumuna ise ayrıca değinen Wallerstein, Türkiye dış politikasının da 20 yıl öncesine göre oldukça farklılaştığını belirtti. “Türkiye dış politikası 20 yıl öncesinden çok farklı. Kollarını çok çeşitli yönlere uzatıyor… Jeopolitik gücünü artırmak istiyor. ABD’ye kafa tutuyor. Irak’a Türkiye üzerinden asker göndermesine direndi. 10-20 yıl önce böyle olmazdı. ABD’ye karşı çıkamaz ama engel çıkarabilir.” Wallerstein ayrıca bundan sonraki sürecin de dengeleri sarsılmış ve bu nedenle de öngörüde bulunmayı zorlaştıran bir süreç olduğuna dikkat çekti. “Ortada kaotik bir gerçek var. Afganistan ve Pakistan’da neler yapılabileceğini bilemiyorum. Çöküntüleri öngörmek zor…” “


Obama’nın politik gücü ABD’nin gücünün bir türevidir”

Obama’nın karizmatik ve zeki bir lider olarak iktidara geldiğini ifade eden Wallerstein, yeni başkanın ABD’nin gerileyişini durdurabileceğini düşünmediğini söyledi. Wallerstein, artık ABD’nin uluslararası alanda tüm dünyanın uyacağı kurallar belirleme gibi bir pozisyonu olmadığını belirterek, Obama’nın politik gücünün de ABD’nin politik gücünün bir türevi olduğunun altını çizdi. “10-15 yıl sonrası için çok şey söylenebilir ama çok ihtimal var” diyen Wallerstein, Obama döneminde de gerilemenin sürmesini beklediğini ifade etti.


Dünya ekonomisi

Dünya ekonomisinin 400-500 yıldır döngüsel bir harekete sahne olduğunu belirten Wallerstein, bu döngüyü şu şekilde tarif etti: “Önce genişliyor, büyüyor. Belli ürünler bir süre gelişiyor, geliştiriyor, bir süre sonra tıkanıyor. Bir üründen birileri kar ediyor, sonra diğerleri dahil olup tekeli kırıyor, paylaşıyor. Kar göz kamaştırıcılığını yitiriyor. Artık burada evre B Kontradief’tir. B evresinde üretim yer değiştiriyor. Fabrikalar düşük maliyete gidiyor. 1945 sonrasında fabrikalar ABD, Avrupa ve Japonya’dan diğer ülkelere akıyor. Ama gerçekte olan, düşük gelirli üretimin bu ülkelere gitmesidir. Bu ülkeler kalkınıyor ama bu sorunlu bir kalkınma. (…) Fabrikalar yer değiştirince işsizlik oluyor. Bunun üzerine işsizlik ihraç edilmeye çalışılıyor. ABD, Avrupa, Japonya birbiri arasında bunu yapıyor. Üretim zayıfladıkça para sahibi parasını üretimden çekip, spekülasyona yatırıyor. Bu sürece finansallaşma deniyor. Bu yeni değil, daha önce de çok kez yaşandı. Kontradief B’nin karakteri bu.” Wallerstein bu süreçte, üretimin 3. Dünya Ülkelerine kaydığını, gelişmiş kapitalist ülkelerin 3. Dünya’ya borç verdiklerini, ardından 1980’lerin borç krizinin yaşandığını ve sonra da çöp tahviller döneminin geldiğini, sonunda onun da çöktüğünü belirtti.


Bu sürecin sonunda ABD’nin en büyük borçlu haline geldiğini, aynı şekilde ABD’li tüketicilerin de borçlandığını belirten Wallerstein, bunun da bu borç balonunun patlamasıyla sonuçlandığını belirtti. “Bu inanılmaz borç, Kondradief B evresinde patlıyor. Çöküş yaşanıyor. Bu, eskilerden daha büyük. Burada bir fasit daire çıkıyor. Bankalar kredi vermiyor, hükümetler istiyor ama bankalar doğal olarak vermiyor. Fabrikalar kapanıyor, işsizlik oluşuyor, işler daha da kötüleşiyor.” “En az birkaç yıl daha buradan çıkmayacağız” diyen Wallerstein, yönetime geldikten birkaç hafta sonra “Durum sandığımızdan da kötü” diyen Joe Biden’ın da, Wall Street’in de bunun farkında olduğunu ifade etti.


“Obama ne yapabilir?”

Wallerstein, Obama’nın ne yapabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Fazla bir şey yapamaz. Bu aşağı gidişi durdurabileceğini sanmıyorum. Hasar denetimi yapabilir. Nasıl? Pek çok ülke başkanı ayaklanmadan korkuyor. Sarkozy de neoliberal bir liderdi ama geri adım atıyor. Fransa sömürgelerinde halk sokaklara dökülüyor. Guadulop’ta halkın %10’u sokaklara döküldü ve kazandı. Bu dalga Martinik’e de sıçradı, Reunion’a da gidebilir. Fransa tarihinde 68 dahil böyle bir isyan yaşanmadı. Rusya da aynı durumla karşı karşıya, Çin de, ABD de aynı…” “Leap Europe adlı Avrupalı bir think-tank kuruluşunun 2-3 ay önce yayınlanan raporuna göre bu gelişmiş ülkelerde iç savaşa kadar gidebilir. Halkın silaha erişimi ne kadar kuvvetli ise o kadar tehlikeli. ABD’de iç sorun çok büyük.” “ (…) Obama yoksullara yardım etmeye çalışacak. ben de bundan yanayım. Bunu yapmayan hükümetler ayakta kalamayacak. Ama bu da çözüm değil. Ekonomi düzelmeyecek. Sadece yoksulların yaşamı biraz daha çekilir hale gelecek.”


Kapitalist dünya sona yaklaşırken…

Jeopolitika ve ekonominin çok kötü olduğuna değinen Wallerstein, geçmişte de böylesi durumlarla karşılaşıldığını ve krizdeki hegemonyacı gücün yerinin yeni bir hegemonyacı güçle doldurulduğunu ancak henüz böylesi bir yeni hegemonyacı gücün kendini ortaya koyamadığını belirtti. Bugün dünya ekonomisinin girdiği krizin kapitalist ekonomik sistemin yapısal krizi olduğunu belirten Wallerstein, “bir sistemin tarihinde tek bir kriz vardır. O da bu evre” diyerek tartışmanın odağında kapitalizmin yerine neyin geçeceği sorusu olduğunu vurguladı. Mevcut krizi anlayabilmek için 400-500 yıllık geçmişe bakmak gerektiğini söyleyen Wallerstein, 1945 sonrası alım gücünün artırıldığı 20-25 yıllık verimli

bir döngü ve emeğe saldırıyla geçen 1980-2000 arasındaki neoliberal dönemin ardından kapitalist sistemin bir sınıra geldiğini ifade etti. Kapitalist açısından üç temel maliyet kaleminin, yani işçi ücreti, girdi maliyeti ve vergilerin 1980’e kıyasla düşük olsa bile 1945’le kıyaslandığında arttığını, döngüsel olarak yükselen bir eğriye işaret ettiğini belirten Wallerstein, bu süreci 500 yıl öncesine uzattığınızda da aynı döngüsel yükselişin adım adım gerçekleşmesinin görüleceğini ve nihayetinde de bu döngünün sınıra dayandığını söyledi.


Sistem çökerken özne olmak

Wallerstein krizden nasıl çıkılabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Teknik olarak iki farklı çözüm olabiliyor. Biz yeni bir sistemi oluşturmaya ilerliyoruz. İki ihtimal var. Sistem gereği gibi işleyemiyor. Kapitalizm yerine geçecek olan nedir? Ya daha iyi, ya da daha kötü bir sistem. Bilemeyeceğimiz bir şeyden söz ediyorum. 30 yıl sonrası belirsiz. Bu bir aşamada tek bir kanala gelip oturacak. Bunu biliyorum.” Bu iki olasılık arasındaki farkı “Davos ruhu ile Porto Alegre arasındaki fark” şeklinde tarif eden Wallerstein, “Davos hiyerarşik, sömürgeci bir sistem. Porto Alegre demokratik, insancıl. Gerçekleşecek olan nasıl bir şey bilmiyorum, kimse bilemez” dedi. Feodalizmin çözüldüğü “1450 yıllarında da yeni sistem neye benzeyecek diye bir tartışma vardı, kimse bilmiyordu” diyen Wallerstein, ancak bu durumun bizi çaresiz duruma düşürmeyeceğini ifade etti. Bugünkü esas meselenin “özne olmak” olduğunu belirten Wallerstein, tartışmanın determinizm ile özgür irade arasındaki, ‘kader mi irade mi’ tartışması olduğunun altını çizdi. “Bir sistem normal bir evresinde iken deterministtir. Siz ne yaparsanız yapın, denge noktasına çekilir. Rus ve Fransız devrimlerinde insanlar dünyayı değiştirmek için çok çalıştı ama sistem denge noktasına çekildi” diyen Wallerstein bugüne ilişkin ise daha umutlu bir tespitte bulundu. “Ama kriz ortamında birdenbire bir özgürlük anı yaşanıyor. Bugün ne yaptığımız çok önem taşıyor. Berbat bir keşmekeş içindeyiz. Alışıldığın dışında…” diyerek bugün yürütülecek öznel/iradi çabaların geçmişe nazaran çok daha etkili sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. *** Ek: Sunumunun ardından dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Wallerstein, Karl Marx’ın bugünkü okuma listesinin üst sıralarında bulunduğunu ama Marx’ın başkalarının alıntıları ve yorumları üzerinden değil, doğrudan kendi eserlerinden okunmasını tavsiye ettiğini söyledi.

ABD’nin yerine ortaya çıkacak yeni hegemon gücün hangi devlet olabileceği sorusuna ise, gerilemesi 1870’lerde başlayan İngiltere’nin yerine ABD’nin geçmesinin 75 yıl sonra, 1945’te gerçekleştiğine dikkat çekerek, ABD gücündeki gerilemenin hemen bugün yeni bir hegemon gücün ortaya çıkacağı anlamına gelmeyeceğini belirtti. Bugünkü muhtemel adayların gelecekte varlıklarını sürdürüp sürdürmeyeceklerinin bile tartışmalı olduğunu belirten Wallerstein, en olası yeni hegemon gücün 2075’te ya da 2100’de Doğu Asya’dan çıkabileceğini, bunun da Çin ya da Japonya değil, Çin, Japonya ve Kore dahil bütün bir Doğu Asya’yı kapsayan bir yapı olabileceğini söyledi.














24 Şubat 2009 Salı

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


J.L.B’ye

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.

1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.


Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan. Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.
……

Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.

Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.

İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.
Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,
Can yayınları, 1985

Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.

Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.

Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.

Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak. Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.

Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.

Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.

Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.

Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.

Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.

Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.

Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.

Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki, küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.

Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir
gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak.

İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.

Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.

Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak. Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.

İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek. Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.

Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.

Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek. C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.

Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.

Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.

Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.

Bir dakika... Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.
Aralık 2007 Amsterdam
-------------------------------------------

9 Ekim 2008 Perşembe

Amsterdam Öyküleri


Amsterdam Öyküleri


İnisiyatif
Amsterdam Öyküleri seçkisi yapmak Oda Edebiyat ve Sanat Vakfının kurmuş olduğu Amsterdam Fikir Yongalama kulübünün toplantılarından birinde geldi aklımıza. İçimizde yazarlar ve yazmak isteyen yetenekli kimseler vardı.

Dijital dergi Oda Edebiyat ve Fikir Yongalama
İki aylık aralarla dijital bir dergi çıkarmaktaydık ve dergimizin metin kalitesi bayağı iyiydi. www.odasanat.org Çeşitli ülkelerden katılım vardı. Hepimiz Amsterdam’ı çok seviyorduk. Oda Edebiyat ve Sanat vakfından bir arkadaşımız Türkiye kökenli yazarların portrelerini sırayla yayımlamaya başlamıştı. Bir Amsterdam öyküleri kitabı fikrine varmaya yarım adım bile kalmamıştı yani. İnisiyatifi alarak süreci başlattım.

İçerik
Amsterdamlı ya da bu şehri seven Türkiye kökenli yazarların konusu Amsterdam’da geçen öykülerini içeren bir kitap oluşturmayı tasarlamaktayız.

Kimler yazacaklar?
Kitaba 20 civarında yazarı davet edeceğiz. Bunların yarıya yakını çeşitli sayıda kitap yayımlamış yazarlardan oluşacak. Bunun yanı sıra son beş yılda yapılmış olan öykü yarışmalarında derece almış genç yeteneklere de özellikle yer vereceğiz.

Amaç
Amacımız tanınmış ve az tanınmış yazarları bir araya getirerek bu mutena şehir hakkında gelecek yıllara miras bırakılacak bir edebiyat eseri yaratmak. Bu tür girişimlere devam etmek ve gençlere model olmak da hedeflerimiz arasındadır.

Kriterler ve editing
Amsterdam Öyküleri 1 çalışma başlığına sahip öykü seçkisinin belli edebiyat düzeyine sahip olmasını arzulamaktayız. Bu nedenle gönderilen eserlerden ortalama edebiyat eseri kalitesi talep edeceğiz. Metinler ciddi bir kontrol ve düzenlemeden geçirilecektir.

Öykü seçkisinin hacmi
İsteyenler seçkimize iki öyküyle de katılabilecekler. Öykülere 3000 kelime sınırı getireceğiz. Ortalama 15 -20 kadar öykü derleneceğini tahmin etmekteyiz. 120-150 A4 sayfalık, tahmini max. 40.000 kelimelik bir hacme ulaşacağımızı düşünmekteyiz.

Yayımlama
Kitabı ilk etapta Hollanda’da yayımlamayı planlıyoruz. Bunun için bazı yayınevleriyle görüşeceğiz. Sonrasında Türkiye’de ilişkide olduğumuz yayınevlerine de başvuracağız. Kitabın ilgi görmesi durumunda diğer dillere de çevrilmesi için girişimlerde bulunacağız.

Çeviri
Yazarlarımızın büyük çoğunluğu Türkçe olarak yazacaklar. Türkçe metinler Hollandacaya, Hollandaca metinler de sonradan Türkiye’den bir yayıneviyle anlaşılabilirse Türkçeye çevrilecek.

Zamanlama
Ekim 2008’de projemizi resmen duyuracak ve yazarlardan katılımlarını rica edeceğiz. 15 Ocak 2009’da elimizde bulunan öykülerle kitabı oluşturma aşamasına geçeceğiz. 15 Nisan 2009’da metinlerden gerekenler Hollandacaya çevrilmiş olacak. Mayıs başı basım için hazır olması planlanıyor.



Sadık Yemni
Oda Edebiyat ve Sanat Vakfı Başkanı

Bilgi ve iletişim için:
http://www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com
www.odasanat.org
www.sadikyemni.net






2 Eylül 2008 Salı

Matrix ve Felsefe


Sevgili Fikir Yongalamacıları,

28 haziran cumartesi günü 14.30’da yaz öncesi son kez toplanacağız.

Yaz sonrası programının ve yeni gelişmelerin de ele alınacağı toplantının konusu Günümüzde Matrix. William Irwin’in Matrix ve Felsefe adlı kitabı merkez alınacak.

Matrix ve Felsefe
Orjinal isim: The Matrix And Philosophy
William Irwin
Güncel Yayıncılık / Açık Felsefe Dizisi
Çeviri : Murat Sağlam

Sizin de kafanız Keanu Revees gibi Matrix'ten sonra karıştıysa bu kitap kesinlikle sizin için yazılmış. Eğer film kafanızı karıştırmadıysa, hemen bir doktora görünün. Matrix'i henüz seyretmediyseniz, o zaman bu kitabı mutlaka okumalısınız. Böylece bu filmin insanlar için neden o kadar önemli olduğunu bulursunuz.Seçim sizin, hayatınızın sonuna kadar onun sonuçlarıyla yaşayacaksınız. Mavi hapı seçip bu kitabı tekrar rafa koyarak kendinize Matrix sadece bir film mi diyeceksiniz? Yoksa, kırmızı hapı seçip bu kitabı okuyararak, beyaz tavşanın peşinden mi gideceksiniz?"Matrix ve Felsefe, filmdeki felsefi temaların neler olduğunu belirleyişi ve ele alışıyla, felsefi zenginlik açısından filmden daha üstün. Sizce akılcılar, deneyciler, gerçekçiler, gerçeküstücüler, maddeciler, bütüncüler, varoluşçular ve yapıbozumcuları Matrix hakkında ne düşünür? İşte bu sorunun cevabı Matrix ve Felsefe kitabında."-Lou Marinoff, Felsefeci-yazar-William Irwin, Pennsiylvania King's Üniversitesi'nde Profesördür. Birçok felsefi esere editör olarak imza atmıştır. Hermeutik, Sartre, Platon, hukuk felsefesi ve felsefi pedagoji hakkında sayısız makalesi vardır.(Arka Kapak)
312 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm ISBN : 9789758621347
*

ODA Sanat ve Edebiyat vakfının kurduğu Amsterdam Filokafe(Felsefe Kulübü)namı diğer, Amsterdam Fikir Yongalama Kulübümüz 5 Kasım 2008 tarihinde 2. yılını kutlamaya hazırlanıyor malum. Toplantılarımıza sürekli olarak katılan üyelerimiz John Gray’in Matrix’te İnanç adlı ilginç makalesini hatırlayacaklar. O makaleden seçilen önemli noktalara da yeniden bir göz atmakta yarar var.

*
Geloof in de Matrix. Sayfa 54 – 61
Matrix’(t)e inanç.

Ana noktalar

1-Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.” Matrix sonuçta insanların bir koza içinde yaşadığı, hayalinde işe gittiğini, sokaklarda yürüdüğünü, aşık olduğunu, savaştığını düşündüğü sanal bir dünya. Bunu yapanlar da bilgisayarlar. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

2- İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, matrix programının
hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı.

3-Matrix üzerine çeşitli yorumlar vardır. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorgulamaktalar, din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

4-Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.

5-Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman.

6-Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.

7- Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(düşomat/hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü. Phantomat bize sufistlerin daima aradıkları
şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak.

8-Cypher davranışı/vakası. Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Şu anda Batı dünyasında kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır.

Cahillik bir nimettir.

Bilinç ve bellek sorunu.

9- Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.

10- Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Koza içinde yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.

Serbest iradenin metafizik yorumunun yeri neresidir?

11-Gerçekliğin problemlerimizin aslında çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.

12-Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

*
Ünlü kültür eleştirmeni Slavoj Jijek ne diyor? ‘Matrix filmi felsefecilerin mürekkep lekesi testidir. Felsefeciler orada kendi gözde felsefelerini görüyorlar.’ Toplantımızda Jijek’in görüşleri de yonga malzememiz olacak.

*
Benim de bu konu ile çeşitli yerlerde yayımlanmış bir denemem var. Üç başlığı var. Burada Kahverengi Hap ve Cypher Hapı
yerine sonuncusunu kullanmayı yeğledim.

İhanet Hapı

Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!

Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.

Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.


Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.


İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer.

Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır. Yani nafile bir karakterdir. Mesih beklentisi insan aklının ve sezgilerinin iflasından başka bir şey değildir. Dünyada iyi olarak yapılan her şey sabrın ve kolektif çalışmanın sonucudur. En üstün vasıflı liderler, dahi dediğimiz bilim adamları ve sanatçılar, çevrelerinde onlara hazırlanmış bir ortamın çocuklarıdır. Dağ başından düzlüğe inmiş mitolojik yarı tanrılar değillerdir.

Matrix yapılmadan önce de bu konuları işleyen bazı filmler vardı.
Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.

Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.

Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?

Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”

İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.

Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.

Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.

Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.

Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.

Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.

Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.

Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

Cypher filimde İsa’yı eleveren Yahuda gibi canlandırılır. Bu Neo’ya kutsal bir aura kazandırmak için düşünülmüş kasıtlı bir yanıltmadır. Bence esas ihanet uydurma bir mesih olan Neo’yu elevermek değildir.

Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı.
Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

Bu mümkün müdür?

Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.

Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize renk renk haplar sunmak üzere sırasını beklemektedir.

Kısacası: Neo’lar ve kırmızı haplar mevcut değil. Mavi hap uyuşturucu ve boş bir umut. Mesihin geleceği falan da yok. Önemli olan bütün haplardan uzak durarak külyutmazlık formatı edinebilmektir.
Sadık Yemni- 2007

-----------------------------------------------

*
Yaz sonrası programımız G. Monbiot, S. Jijek, David Graeber, Andrej Grubacic vb. gibi yazar ve düşünürler, Panopticon, Psikolojik savaş, GDO felaketi, Çevre sorunları, yakın geleceğe komplo teorileri gözlüğüyle bakmak vb. gibi konularla devam edecek.

*
SineODA çalışmalarımız eylül ortasından itibaren haftada birlik periyotlarla film gösterimine başlayacak. Aylık programlar önceden kulübümüzün üyelerine yollanacaktır. Birlikte şu ana kadar yapılmış en iyi filmleri izleyecek ve bitiminde (bazen yemekli olarak) üzerine tartışacağız.

*
Geçen altı ayda işlenen konuların bazılarına görsel bir bakış:

*
Yazı Atölyesi çalışmalarımızın hazırlıkları tamam. Çok yakında sürekli işlik şeklinde çalışmaya başlayacağız.

*
Oda Edebiyat ve Fikir Yonga dergimizin 8. sayısı şu anda sanal uzayda salınmakta. 9. sayı 1 ağustosta dalından düşecek. Dergimizin genç yazarları Türkiye’deki basılı ve dijital dergilerde boy göstermeye başladılar. Yakın gelecekte kitap kapaklarının üstünde de adlarını göreceğimizi umuyorum.

www.odasanat.org

*
Başka gelişmeler de var, ama şimdilik sürpriz kalsın.

Hepinize şimdiden hoş senaryolu, kazasız belasız, sıhhatlı, bol dinlenmeli, az stresli bir yaz tatili diliyorum.

Selamlar ve sevgiler

Hayal Tozu Gölgecisi


---------------------------------

Naomi Klein - Şok Doktrini





Sevgili Fikir Yongalamacıları,

1 mart cumartesi günü ilk olarak yarım kalan bir işimizi tamamlayacak ve Naomi Klein’in
Şok Doktrini adlı yapıtının son bölümünü işleyerek diğer konulara geçeceğiz.

Yeni yerimizde zaman sınırı olmayacak. Kahve, çay içme için de böyle olacak.

Bu arada Fikir Yonga kulübümüz kendi Blog’unu kuruyor. Bu Blog kurulana kadar http://sadikyemni.blogcu.com ’ı kullanacağız.

Diğer sürpriz çalışmalar da yavaştan yürümekte ve gelişmekte.

15 mart cumartesi günü John M. Hobson’un YKY tarafından basılan Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri kitabı incelemeye alınacak ve iki oturumda bitirilecek.

Sırada bir sürü kitap ve konu incelenmeyi bekliyor. Daha geniş katılımlı konulu toplantılar organizesi için hazırlıklarımız var.

Sineoda için de bir yerimiz oldu sonunda. Yakında bu programların da başlayacağını ummaktayım.

Bu arada ODA Edebiyat ve Fikir yongalama dergimiz birinci yılını doldurarak 6. sayısını yayınladı.

www.odasanat.org


Yakında görüşmek üzere.

Sadık Yemni

Amsterdam Fikir Yongalama Kulübü Açıldı

Fikir Yongalama Kulübü

Hollanda’da göçmenlik tarihimizin bir ilki. Amsterdam’da Felsefe Kafesi açıldı.

2006 yazında kurulan Edebiyat ve Sanat vakfı Oda planladığı bir dizi etkinliğin ilkini gerçekleştirdi. Artık bir felsefe kafemiz var. Adı Fikir Yongalama Kulübü.

4 kasım 2006 cumartesi günü Matiz restoranında ilk toplantısını yapan Fikir yongacıları, üç buçuk ay boyunca ayda iki defalık periyotlarla ünlü İngiliz düşünürü John Gray’in Kışkırmalar/Provocaties adlı kitabını inceleyecekler.

Zamanımızın Batılı aydınlarının düşün ürünlerininin yanı sıra Avrupa kültürünün şekillenmesinde etkin olmuş Doğu kökenli düşünürler de ele alınacaktır.

Kulübün kurucusu yazar Sadık Yemni 25 kişinin katılmasıyla gerçekleşen ilk toplantıyı şöyle değerlendirdi.

Bu tür kulüpler daima dünyanın çehresini çözmeye meraklı bir avuç kimse tarafından başlatılır. Bizde de öyle oldu. Dünyayı bilmeyen onun maskarası olur sözü çok önemlidir. Bu kulübün amacı dünyanın gidişatı üzerine kafa yormak, yakın geleceğin portresini kestirmeye çabalamak olacaktır.
Böylece ciddi ve kalıcı bir düşünce fıçıcığı, think tank oluşumuna giden yol da açılmış bulunuyor.

En ağır konular dahi kolay işlenir bir şekilde ele alınarak keyifli konuşma saatleri yaratılacaktır. Artık Türklerin kendi filokafeleri var. Amsterdam bunun beşiği oldu. Umarım bu hayırlı örnek taklit edilir. Daha önce elinde yer ve mali kaynak olan kurum ve kuruluşlarımızın, aydınlarımızın böyle bir girişimi becerememiş olması çok düşündürücüdür. Zararın neresinden dönülse kârdır tabii.

Fikir Yonga kulübü şu anda Hollanda’da tektir. Avrupa çapında da pek azdan biri ya da ilkidir. En kısa zamanda kendi sitemiz açılacak ve forum hareketliliği kurulacaktır. Oda Fikir Yongacıları Amsterdam beşiğinden doğrularak dünyaya açılmaya hazırlanmaktalar.