30 Mayıs 2009 Cumartesi

Neo’suz Matrix’ten çıkış


Sadık Yemni

Neo’suz Matrix’ten çıkış

Matrix’i kuranlar Neo’yu, ajan Smith’i türettikleri kazandan döktüler. Neo herkesin içindeki mücadeleci potansiyeli aşan yapısıyla ajan Smith’ten daha işlevsel değildir. Tek farkı daha eğlenceli ve kahraman olarak sunulmasıdır. Keanu’nun canlandırdığı karakter bir misyonun lideri gibi görünen, ama aslında tek kaleli maçın amigosu olmaktan öteye geçmeyen bir kimliktir.

Ünlü kültür eleştirmeni Slavoj Zizek ‘Matrix filmi felsefecilerin mürekkep lekesi testidir. Felsefeciler orada kendi gözde felsefelerini görüyorlar.’ Diyor. Kırmızı hapa, kehanetlere, Noe’nun süpermenliğine (son sahne unutulmasın) vb. kanıt bizim bu lekeye bakış şeklimizle belirlenmekte. Baktırılma şekli de denebilir. Bu dayatma sezgilerimizi, idrakimizi, algılarımızı yoğa sayar ve neyin gerçek olduğuna aslında bizim karar veremeyeceğimizi fısıldar kulağımıza.

Godot ya da mesih bekleme hali uyuşturucu bir süreçtir. Morpheus’un Neo’ya sunduğu iki hapta da morfin bulunmaktadır. Kırmızı ya da mavi hapı seçmek bir fark yaratmıyor. Filmde Trinity, Teslis adlı kızımız da morfinin oluşturduğu sanrı, senaryodaki Tanrılar ve Rablar A.Ş’de çalışan cazibeli bir memuredir. Filmdeki işlevi Neo’nun beklenen kimse olduğuna değin inancını kaybetmemesidir. Bunun için kiraz dudaklar ve gül memeler kartını kullanır bol bol. Başaramazsa kurulu Matrix düzeni bize sunulan şekliyle gözlerimizin önünde iskambil kağıdından örülme bir bina gibi yıkılacaktır.

Mesih tek tek herkeste tükenmeye yüz tutmuş ya da herkeste bitmiş o umut ışığını taşıyan son kimse addedilir. Düşünce olarak umarsızlık düzlemindeki ilk yükselti, ilk basamaktır. Neo bize Matrix filminde böyle biriymiş gibi takdim edilir. Sanal hayattan gerçek denen hayata adım atması bu vehmi güçlendirir. Bir seri kabulden en birincisidir. Bana vampir filmlerini hatırlatıyor. Bu filmler bir kabul dayatır seyircilere. Farzet ki, kan emen, çok güçlü, ölümsüz bir yaratık var. Böyle der. Bunu kabul etmeden kendinizi bir vampir filmine kaptırmanız mümkün değildir.

Böyle bakıldığında Cypher’in aslında hain olmadığı iddia edilebilir pekâlâ. Reset elemanıdır daha çok. İhaneti sayesinde heyecan yaratılmakta, kurtarıcı beklemek eylemi ancak bu heyecan sayesinde dirilmektedir. Aslında mavi hap yitmiş gitmiş dünyadaki hayatın bir benzerinde, kurtarılmış bir kopyasında yaşamak içindir. Belki de sonsuz bir yaşamın beşiğidir.

Kısacası Matrix düzeni de, Neo’nun misyonu da Cypher’ın o ünlü sahnede yediği bifteğin lezzeti kadar gerçektir.
------------------------------

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Göçün ikinci 40 yılı


Şaşırtıcı bir yakın gelecek bizi bekliyor
Göçün ikinci 40 yılı


Birkaç yıl önce Hollanda’daki Türkler göçmenliklerinin 40. yılını kutladılar. Bu yazının konusu gelecek 40 yıl içinde olacaklar. Önce biraz geriye gidelim. Çok değil yirmi beş yıl önce bile Avrupa’da kimsenin evinde bilgisayar yoktu. Cep telefonları tedavüle girmemişti. Araba navigatörlerini ise bilimkurgu filmlerinde görmekteydik. O halde çok yakında yaşamımızda bayağı hayati değişiklikler meydana gelecek. Şu anda bile belirtileri var.

Avusturalyalı gelecek bilimciler Richard Watson ve Ross Dawson önümüzdeki kırk yıl içinde neler olacağına dair bütün dünyada yankı uyandıran bir çizelge hazırladılar.

Kara trenlerle Avrupa’ya çalışmaya gelen, Türkiye’ye telefon edebilmek için postahanelerde saatlerce bekleyen, banka havalelerinin bir hafta, on gün içinde alıcıya varmasına çok sevinen birinci kuşak insanımızın çocukları ve torunlarını akıl almaz bir gelecek beklemekte.

İki gelecek bilimcinin bütün dünyada çok popüler olan liste sayısız dergi ve gazetede yayımlandı. Bu listeyi bu derecede ilginç kılan özellikleri bu yazımızda ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Hayatımızdan çıkacak ve hayatımıza girecek şeylerin listesi gerçekten çok ilginç ve düşündürücü.


2010
Hayatımızdan çıkacaklar
Mektup yazmak en başta geliyor. Şu anda bile elektronik posta kağıtla yollanan postanın yerini ciddi ölçüde almış durumda. Bilgisayarı daha fazla kullandığmızda mektup yazmak gerçekten çok nadir raslanan bir etkinlik haline gelecek. Kağıt üzerine el yazısıyla mektup bir şekilde sevgi ve saygı nişanesi olarak kalacak.

Kül tablaları restoranlarda, barlarda, trenlerde, uçaklarda ve daha bir çok yerde giderek azalmakta ve hatta yok olmakta.

Sütçüler artık kapımızı çalmaz oldular. Karton ya da cam kaplarda sütü marketlerde kendimiz almaktayız.

Kişisel gizlilik, mahremiyet teknolojinin gelişmesi nedeniyle giderek yitirdiğimiz bir özellik olmaya devam ediyor. E-posta, telefon, fax vb. her türlü haberleşmemiz kolaylıkla izlenebilmekte. Artık özellikle büyük şehirlerde her yerde gözetleyici kameralar var. Otobanlar hız ölçer radarlarla kaynıyor. Büyük Birader her dakkika ensemizde yani.


Hayatımıza girecekler
Yalan makineleri giderek mahkemelerde, sorgulamalarda falan daha sık kullanılacak. Belki yakında evlere satın aldığımız ucuz modelleri de çıkacak. Böylece eve niye geç geldiğini bir masala dayandıran kimseler çok sıkıntı çekecekler. Ama hemen bu makineleri kandıran aparatlar da çıkacaktır piyasaya. Hep böyle olagelmiştir. Zehir varsa panzehir de olacaktır.

Giyilebilir bilgisayarlar elimizde çanta olarak taşımaktan sonra gelen bir aşama olacakmış. Kim paltosunun cep kapağı şeklindeki bilgisayarda bir şeyler yazmak istemez trenle giderken. .

Uyku makineleri uyuyamayan ve hoş rüyalar görmek isteyen kimselere latif uykular sunacak.


2015
Hayatımızdan çıkacaklar
Kaybolmak tarihe karışacak. Navigatörler, tomtomlar çok popüler olacaklar. Kaybolmak sayesinde yaşadığımız sıkıntılar bitecek, ama bu sayede bazen yaşadığımız hoş sürprizler de öyle.

Teşekkür mesajlarının çok azalacağı tahmin ediliyormuş. Demek ki kabalaşacağız zaman geçtikçe.

Kablolu telefonların yerini uydu bağlantılı telefonlar alacak.


Hayatımıza girecekler
Ay yeniden popüler olacak ve üzerinde yerleşim yerleri kurulacakmış.

Piyasaya daha önce çıkan şipşak fotoğraf makinelerinde olduğu gibi tek kullanımlık cep telefonları da çıkacakmış. Alo diyecek, konuşacak ve çöpe atacaksınız.

Akıllı kozmetik ürünleri üretilecek. Yanlış bir krem ya da pudra alırsak bu sizin cildinize uymuyor diye hemen alarmı basacak.

Yalnızca uyumak için tasarlanmış oteller popülerleşecek. Daha 1980’lerde Japonya’da moda olan bu tüp oteller bütün dünyada hizmete girecek.





2020
Hayatımızdan çıkacaklar
Postahaneler maalesef tarihe karışacaklar. Belki bazıları müze olarak bir miktar daha var kalacaklar.

Ücretsiz otomobil parkları sadece eski filmlerde görebildiğimiz nostalji haline dönüşecek. Bir yerde durunca hemen elimizi cebimize atmaya alışacağız.

Birinci Dünya savaşına (1914 – 1918) tanık olmuşlar tarihten silinecekler.

Videolar ve CD’den sonra DVD’ler de tedavülden kalkacak.

Sekreterlik mesleği de eski roman ve filmlerde varkalacak. Bazı patronlar bu duruma üzülecekler sanırım.

Telefon rehberleri gereksizleşecek. Şu anda bile öyle değil mi?

Normal emeklilik düşüncesi çıkacakmış aklımızdan. Şu anda çok popüler olan İsviçre usülü emeklilik reklamları neye dönüşecek acaba?

Özgür Tayvan Çin idaresine girecek.


Hayatımıza girecekler
Robotlar tarafından yapılan ameliyatlar başlayacak. Kendimizi akıllı, ama hissiz metal ellere teslim edeceğiz.

Yapay gözler devreye girecek. Bir gözü yeşil, bir gözü mavi arkadaşlarımız olacak.




2025
Hayatımızdan çıkacaklar
Doğru yazım ve imla internet devriminin sonucu olarak hayatımızıdan çıkacak. MSN kullanıcıların kaotik, şifrelenmiş, kısaltılmış, bozulmuş dil kullanımları moda olacak.

Yollarda ücretsiz olarak otomobil kullanmak büyüklerin anlattıkları masallarda varkalan bir şey olacak.

Masaüstü bilgisayarları tarihe karışacak.

Hafta sonu izinleri denen şey de değişecek. Cumartesi, Pazar ile diğer günler arasında bir fark kalmayacak.

Maldiv adaları suların altında kalacak.



Hayatımıza girecekler
Hidrojen yakıt istasyonları popüler olacak. Her yerde bu istasyonlara raslayacağız.

Ülke dışında yerleştirilmiş hapisaneler moda olacak. Hapisane ziyaretleri turistik seyahat haline dönüşecek yani.

Hafıza silme işlemleri başlayacak. Kötü anılarını sildirmek isteyenler bu işten çok memnun kalacaklar.

Duyusal internetle tanışacağız. Bizle konuşan, duygularımızı paylaşan sanal bir dünyaya dalacağız.


2030
Hayatımızdan çıkacaklar
Reality showlar televizyonlardan kalkacak.

Şu anda varolan ticari birlikler çözülecek ve yokolacaklar.

Miras vergisi denen büyük eziyet sonunda kalkacak.

İnsanlar normal bir öğlen yemeği yemeyecekler. Beslenme alışkanlıklarımız çok ciddi bir değişikliğe uğrayacak.

Kozmetik malzemeler sayesinde estetik ameliyata ihtiyaç duyulmayacak. Saçlar beyazlamayacak, ciltler kırışmayacak.

Hayatımıza girecekler
Robot çocuk bakıcıları evlerimize adım atacaklar.

Sanal tatiller ucuz deşarj imkânları sunacak. Evde oturduğunuz yerde Ay’da tatil yapıp, serüvenler yaşayıp geri geleceksiniz.

Uzaya bir merdiven kurulacak. Daha altmışlı yıllardan planı yapılan bu yapı, komopozit malzemelerin gelişmesiyle nihayet hayata geçecek.

Yapay hafıza güçlendirici ilaç ve programlar unutkanlık sorunumuzu kökünden çözecekler.

Otomatik şoförlü arabalar piyasaya çıkacaklar. Bunlardan birinin yaptığı ilk kaza birinci haber olacak.

İyi huylu sanal bakterilerimiz bize çeşitli hizmetler verecekler.



2035
Hayatımızdan çıkacaklar
Kendi kendine oynayan çocuklar eski kayıtlarda kalacak. Çocuklar artık çok gelişkin bir programla desteklenmiş aparatlarla ve çoğu kez diğer çocukların da katılımıyla çok zengin oyun şartlarına kavuşacaklar.

Bozuk para denen şey koleksiyoncuların evlerinde varolacak.

Petrol uğruna bu kadar kan döküldükten sonra hayatımızdan çıkacak.

Bilgisayar programı Microsoft yerini başka bir sisteme bırakacak.

Orta sınıf denen kavram ortadan kalkacak.

Düşük fiyatlı yolculuklar eski ilânlarda varolan bir şey olacak.

Bangladeş suların istilasına uğrayacak.


Hayatımıza girecekler
Kendi kendini tamir eden yollar tıpkı organik bir yapı gibi kendini onaracak.

İsteyenler kendi genetik bilgilerine göre ayarlanmış diyetler yapacaklar.

3 boyutlu yazıcılar çıkacak piyasaya.

Oturma odamızın, büromuzun bir yerinde çeşitli manzaralara açılan sanal gerçeklik pencereleri bulunacak. Kışın ortasında güneşten yanan bir plajı seyrederek içimizi ısıtacağız.



2040
Hayatımızdan çıkacaklar
Banknot ve cüzdanlar tarihe karışacaklar.

Petrol ürünleriyle çalışan motorlara artık raslanmayacak. Egzos gazlarının kirlettiği şehir merkezleri eskilerde kalacak.

Bağımlılık ve sağırlık ortadan kalkacak.

Milli para denen şey artık mevcut olmayacak.

Ücretsiz halk alanları diye bir kavram geliştirilecek.

Özür dilemek giderek az raslanan bir şey olacak.

Avrupa Birliği de artık mevcut olmayacak.


Hayatımıza girecekler
Uzayda kurulacak fabrikalar yüksek ücretli kalifiye eleman arayacaklar.

Evrensel para birimi tedavüle girecek.

Video oynatabilen duvar kağıtları reklamları kimseyi şaşırtmayacak.

Yalnızca hapishane olarak kullanılan ülkeler olacak. Hapishane turizminden köşeyi dönmek isteyenler hemen bürolar açarak ‘mahkum akrabanıza en kolay bizle ulaşabilirsiniz’ cinsinden reklamlar verecekler.




2045
Hayatımızdan çıkacaklar
Tekeller ortadan kalkacak.

Kravat özel partilerde, kıyafet balolarında takılır hale gelecek.

İngiliz monarşisi ortadan kalkacak. Prens Charles boşuna sakal bırakıp müslüman sever görünmüyor anlaşılan!

Doğal doğum ortadan kalkacak. Doğum ana karnında değil, yapay rahimlerde meydana gelecek.


Hayatımıza girecekler
Çevreyi kirletmeye göre ayarlanan vergiler çıkacak. Yere sakız atıp üstüne basanlar yandı.

Görünmezlik pelerini piyasaya çıkacak. Bu sayede saklambaç oynamak bayağı ilginç bir oyun haline gelecek.

Mars’a ilk ayak basan insan bize, ‘Bir insan için küçük bir adım, ama insanlık için büyük bir aşama’ diyecek.



2050
Hayatımızdan çıkacaklar
Tek parçalık Belçika sonunda parçalanacak.

Körlük tarihe karışacak.

Bize bunca hizmet vermiş anlı şanlı Google demode olacak.

İkinci Dünya savaşından(1939 – 1945) arta kalanlar yeryüzünden silinmiş olacaklar.


Hayatımıza girecekler
Hastalıklarla mücadele edecek küçük robotlarımız olacak. Sıhhatli kalmamız için canla başla mücadele edecekler.

Beyin nakli gerçekleştirilecek.

Herkes küresel nüfus hüviyetine sahip olacak.

Hafıza yüklemek gerçekleşecek. Belleğinizin kopyalarını çıkartabileceğiniz gibi, bazı bölümlerini de ödünç verebileceksiniz.

Daha yetmişli yıllarda yapılan filmlerde gördüğümüz ışınlanmak sonunda gerçekleşecek. Bir yerden bir yere Hızırvari bir şekilde gidip geleceğiz.


2050 sonrasında hayatımızdan çıkacaklar
Çirkinlik artık mevcut olmayacak. Dünya güzeller cenneti olacak. Belki de çirkinleri özleyeceğiz bu nedenle. Belli mi olur.

Amerika Birleşik Devletler’i ortadan kalkacak.

Ölümün (istenmediği sürece) artık mevcut olmadığı anlar gelecek. Gılgamış’ın rüyası gerçek olacak.

Hayatımıza girecekler
Yapay beyinler, yapay zekalar hayatımızın bir parçası olacak.

Göktaşlarında madencilik denen bir meslekle tanışacağız.

Stres seviyesini ölçen ve gösteren elbiselerimiz olacak.


Daha sonra..?
Yaşayan görecek ancak. Benim 2020 yılı civarı için özel bir beklentim var. Tıpkı yetmişli yılların sonunda Hollanda’da yaşayan İspanyollar’a ve İtalyanlar’a olduğu gibi Türkler için de geriye göç başlayacak ve Avrupa’dan Türkiye’ye yüzbinlerin (belki milyonların) göçtüğüne tanık olacağız.

İkinci 40 yıl
Avrupa’da göçmenliğimizin birinci 40 yılı çok serüvenli, acılı, hasretliklerle çalkantılı, zor ama geliştirici, öğretici ve müteşebbisleştirici olarak geçti. İkinci 40 yılın bizler açısından çok daha olumlu geçeceğini düşünmekteyim.

-------------------------------------------------

29 Mart 2009 Pazar

Atları (özneyi) da vururlar


Atları (özneyi) da vururlar

Wallerstein’dan (Son Gerçek) konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak

Sonunda kriz yaratacağı çok aşikâr olan Neo Liberal sistemlerde ve krizlerin içinde özne kalabilmek mümkün mü?


1969 yapımı bir film hakkındaki bilgilerimizi tazeleyip Wallerstein’in sözlerine kulak verirsek bu soruya ciddi bir cevap bulabileceğiz.

Son Gerçek 1969 ABD yapımı dramatik dönem filmidir. Özgün adı They Shoot Horses, Don't They? dir.Senaryosunu James Poe ve Robert E. Thompson’un Horace McCoy'un 1935 yılında yazdığı aynı adlı romanından birlikte uyarladıkları filmin yönetmeni Sydnel Pollacktır. Filmin Önemli rollerinde Jane Fonda, Michael Sarrazin, Susannah York, Gig Young, Red Buttons ve Bruce Dern oynamışlardır. Film TRT Televizyonunda Atları da Vururlar adı ile gösterilmişti. Filmde ABD'de 1930'larda yaşanan "büyük ekonomik bunalım" sırasında çaresiz bir grup yarışmacının para ödüllü bir dans maratonunda onurlarını çiğnetmek pahasına da olsa ölümüne yarışmaları anlatılmaktadır.

1930 'lu yıllarda ABD 'de Büyük Ekonomik Buhran hüküm sürerken fakirlik ve çaresizliğin pençesindeki işsiz milyonlarca insandan biri de Gloria Beatty (Jane Fonda)'dir. Sürekli Hollywood hayalleri kuran, geçmişte hep aldatılmış, gençlik yılları çok gerilerde kalmış hayalperest ve tatminsiz bir kadın olan Beatty uğradığı sayısız ihanetlerden birinin sonucunda intahara teşebbüs etmiş, hastanede yatarken eline geçen bir dergide büyük para ödüllü bir dans yarışmasının ilanını görmüştür. Bu yarışma o yıllarda kitlelerin dikkatini ekonomik buhrandan başka yönlere çekmek için yapılan sayısız çılgınlıklardan sadece biridir. Sıradan bir yarışma değildir bu, bir maratondur adeta. Arada verilen çok kısa molalar haricinde yarışma haftalarca hatta aylarca sürecek, en son ayakta kalan çift yarışmayı kazanacaktır. Ödül o yıllar için küçük bir servet sayılabilecek bir miktar olan 1500 dolardır. Yarışma tabii ki radyodan da naklen yayınlanacaktır. Gloria partneri olarak film yönetmeni olma hayalleri kuran bir aylak olan Robert Syverton (Michael Sarrazin)'i seçer. Diğer yarışmacılar ise yaşlı ve bıkkın bir bahriyeli olan Harry Kline (Red Buttons), gebe bir çiftçi kızı olan Ruby (Bonnie Bedelia) ve onun kocası James (Bruce Dern)ve gözü yükseklerde bir aktris olan (Susannah York)'tur. Tabii bir de kendi çıkarları için yarışmayı manipüle eden şikeci antipatik sunucu Rocky (Gig Young) vardır.
Yarışma ikinci ayına girdiğinde yarışmacılar arasında esen kuşku, belirsizlik ve güvensizlik rüzgarları olayları kontrolden çıkarır. Bu eziyetli maraton Gloria'nın zaten dengesiz olan ruh halini iyice bozmuştur. Her geçen gün umutsuzluğu daha da artan Gloria çevresine karşı daha saldırgan olur ve partneri Robert 'tan yaşadığı bu ızdıraba son vermesi için kendisini vurmasını ister. Zaten sakatlanan ve ızdırap çeken atları da bu şekilde vurmuyorlar mı?


Film en fazla sayıda dalda Akademi ödülüne aday gösterildiği halde (9 dalda aday gösterilmişti) En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmeyen tek film budur. Film sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü kazanabilmişti.


Wallerstein’dan konferans: Jeopolitika, ekonomik kriz ve kapitalizm çökerken özne olmak –Sendika.Org

13 Mart 2009 - Immanuel Wallerstein

Geçen yıl yaşamını yitiren tarihçi Faruk Tabak anısına 6-8 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Küresel Perspektifle Tarih sempozyumunun ilk günü Immanuel Wallerstein’ın ‘Jeopolitika ve Dünya Ekonomisi – Bir Dönüşümün Krizi’ başlıklı konferansına ayrılmıştı. Wallerstein, iki salon dolusu dinleyiciyle ABD’nin gerileyişi ve ekonomik krizin açığa çıkardığı tablo üzerinden analiz ve öngörülerini paylaştı. Wallerstein’ın konferansını Sendika.Org okurları için izledik.




Sistem yapısal bir kriz içinde

Wallerstein, iki yıl önce medyada uzmanların her şeyin iyiye gittiğinden bahsettiğine ancak şimdi ise “her şey felaket” dediklerine dikkat çekerek, bugün yaşanmakta olan krizin sistem açısından yapısal bir kriz olduğunu ifade etti. “ABD hegemonyasının ertesindeyiz. ABD geriliyor. Kondratief 1 evresinin sonundayız. Bu çok görüldü. Şimdi sistemin yapısal krizi yaşanıyor” diyen Wallerstein, ABD’nin gerilemesinin 40 yıllık bir geçmişi olduğunu, yavaş bir şekilde açığa çıkan bu gerileyişin şimdi hızlandığını belirtti. “ABD, 50’ler-60’larda gücünün doruğundaydı ve istediğinin %95’ini yapabiliyordu” diyen Wallerstein, ABD hegemonyasının ekonomik güç, askeri güç ve doların rezerv para olmasına dayandığını şimdi ise bu dayanakların büyük ölçüde zayıfladığına dikkat çekti.


ABD’nin ekonomik gücünün dünyanın geri kalanına göre daha çok ve daha ucuza üretim yapabilmesi olduğunu belirten Wallerstein, bu avantajın temel olarak 1940’lar ile 1960’lar arası dönem için geçerli olduğuna dikkat çekti. Daha sonra da Avrupa ve Japonya’nın öne geçtiğine işaret ederek, “60’ların sonundan itibaren bu dayanak ortadan kalktı” dedi. Wallerstein, ABD hegemonyasının ikinci temel dayanağı olarak tanımladığı askeri güç konusunda ise şunları söyledi: “ABD’nin kendisinden sonra gelen 10-15 gücün toplamını aşan bir askeri gücü var. Ama bir sorun var. 1990’lı yıllarda Clinton döneminde Beyaz Saray’da bir konferans yapılıyor. Madeleine Albright Balkanlar’da bir şeyler peşinde. Colin Powel buna direniyor. Albright ‘kullanmayacaksak o kadar övündüğümüz bu askeri gücümüz neye yarar’ dedi. Powel, kullanırsanız kazanamayacağınızı biliyordu. Albright bilmiyordu.” Wallerstein, ABD hava gücünün askeri operasyonlarda yetersiz kaldığı ve yeni operasyonların kara harekatlarını gerektirdiğine dikkat çekerek, ABD askeri gücünün eski önemini yitirdiğini belirtti.


Wallerstein daha sonra ABD gücü gerilerken iktidara gelen George W. Bush yönetiminin, ABD hegemonyasının gerileyişini durdurma çabasının ters teptiğini söyledi. “George W. Bush iktidara gelince bir teori vardı. ABD hegemonyası geriliyordu. ‘Bunun nedeni liderlik’ diyorlardı. Ben buna ‘tek taraflı maço militarizm’ diyorum. ABD hegemonyasını yeniden kurmak yerine gerilemeyi hızlandırdı. Avrupa, Rusya, Çin ABD’den uzaklaştı. Nükleer programlar hızlandı. Irak’ın işgal edilmesinin nedeni nükleer silahlarının olmamasıydı. Kuzey Kore ve İran bundan gerekli dersi çıkardılar.” “Son dönemde bir istihbarat raporu var. 20 yıl sonra ABD eskisi gibi olmayacak. Peki ne olacak?” diyen Wallerstein, çok taraflılık ve bölgeselleşme eğilimlerine dikkat çekti. “Şimdi çok taraflı bir duruma giriyoruz. Batı Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya, Brezilya, G. Afrika, İran… Bunlar özerk güç merkezleri…” Türkiye’nin durumuna ise ayrıca değinen Wallerstein, Türkiye dış politikasının da 20 yıl öncesine göre oldukça farklılaştığını belirtti. “Türkiye dış politikası 20 yıl öncesinden çok farklı. Kollarını çok çeşitli yönlere uzatıyor… Jeopolitik gücünü artırmak istiyor. ABD’ye kafa tutuyor. Irak’a Türkiye üzerinden asker göndermesine direndi. 10-20 yıl önce böyle olmazdı. ABD’ye karşı çıkamaz ama engel çıkarabilir.” Wallerstein ayrıca bundan sonraki sürecin de dengeleri sarsılmış ve bu nedenle de öngörüde bulunmayı zorlaştıran bir süreç olduğuna dikkat çekti. “Ortada kaotik bir gerçek var. Afganistan ve Pakistan’da neler yapılabileceğini bilemiyorum. Çöküntüleri öngörmek zor…” “


Obama’nın politik gücü ABD’nin gücünün bir türevidir”

Obama’nın karizmatik ve zeki bir lider olarak iktidara geldiğini ifade eden Wallerstein, yeni başkanın ABD’nin gerileyişini durdurabileceğini düşünmediğini söyledi. Wallerstein, artık ABD’nin uluslararası alanda tüm dünyanın uyacağı kurallar belirleme gibi bir pozisyonu olmadığını belirterek, Obama’nın politik gücünün de ABD’nin politik gücünün bir türevi olduğunun altını çizdi. “10-15 yıl sonrası için çok şey söylenebilir ama çok ihtimal var” diyen Wallerstein, Obama döneminde de gerilemenin sürmesini beklediğini ifade etti.


Dünya ekonomisi

Dünya ekonomisinin 400-500 yıldır döngüsel bir harekete sahne olduğunu belirten Wallerstein, bu döngüyü şu şekilde tarif etti: “Önce genişliyor, büyüyor. Belli ürünler bir süre gelişiyor, geliştiriyor, bir süre sonra tıkanıyor. Bir üründen birileri kar ediyor, sonra diğerleri dahil olup tekeli kırıyor, paylaşıyor. Kar göz kamaştırıcılığını yitiriyor. Artık burada evre B Kontradief’tir. B evresinde üretim yer değiştiriyor. Fabrikalar düşük maliyete gidiyor. 1945 sonrasında fabrikalar ABD, Avrupa ve Japonya’dan diğer ülkelere akıyor. Ama gerçekte olan, düşük gelirli üretimin bu ülkelere gitmesidir. Bu ülkeler kalkınıyor ama bu sorunlu bir kalkınma. (…) Fabrikalar yer değiştirince işsizlik oluyor. Bunun üzerine işsizlik ihraç edilmeye çalışılıyor. ABD, Avrupa, Japonya birbiri arasında bunu yapıyor. Üretim zayıfladıkça para sahibi parasını üretimden çekip, spekülasyona yatırıyor. Bu sürece finansallaşma deniyor. Bu yeni değil, daha önce de çok kez yaşandı. Kontradief B’nin karakteri bu.” Wallerstein bu süreçte, üretimin 3. Dünya Ülkelerine kaydığını, gelişmiş kapitalist ülkelerin 3. Dünya’ya borç verdiklerini, ardından 1980’lerin borç krizinin yaşandığını ve sonra da çöp tahviller döneminin geldiğini, sonunda onun da çöktüğünü belirtti.


Bu sürecin sonunda ABD’nin en büyük borçlu haline geldiğini, aynı şekilde ABD’li tüketicilerin de borçlandığını belirten Wallerstein, bunun da bu borç balonunun patlamasıyla sonuçlandığını belirtti. “Bu inanılmaz borç, Kondradief B evresinde patlıyor. Çöküş yaşanıyor. Bu, eskilerden daha büyük. Burada bir fasit daire çıkıyor. Bankalar kredi vermiyor, hükümetler istiyor ama bankalar doğal olarak vermiyor. Fabrikalar kapanıyor, işsizlik oluşuyor, işler daha da kötüleşiyor.” “En az birkaç yıl daha buradan çıkmayacağız” diyen Wallerstein, yönetime geldikten birkaç hafta sonra “Durum sandığımızdan da kötü” diyen Joe Biden’ın da, Wall Street’in de bunun farkında olduğunu ifade etti.


“Obama ne yapabilir?”

Wallerstein, Obama’nın ne yapabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Fazla bir şey yapamaz. Bu aşağı gidişi durdurabileceğini sanmıyorum. Hasar denetimi yapabilir. Nasıl? Pek çok ülke başkanı ayaklanmadan korkuyor. Sarkozy de neoliberal bir liderdi ama geri adım atıyor. Fransa sömürgelerinde halk sokaklara dökülüyor. Guadulop’ta halkın %10’u sokaklara döküldü ve kazandı. Bu dalga Martinik’e de sıçradı, Reunion’a da gidebilir. Fransa tarihinde 68 dahil böyle bir isyan yaşanmadı. Rusya da aynı durumla karşı karşıya, Çin de, ABD de aynı…” “Leap Europe adlı Avrupalı bir think-tank kuruluşunun 2-3 ay önce yayınlanan raporuna göre bu gelişmiş ülkelerde iç savaşa kadar gidebilir. Halkın silaha erişimi ne kadar kuvvetli ise o kadar tehlikeli. ABD’de iç sorun çok büyük.” “ (…) Obama yoksullara yardım etmeye çalışacak. ben de bundan yanayım. Bunu yapmayan hükümetler ayakta kalamayacak. Ama bu da çözüm değil. Ekonomi düzelmeyecek. Sadece yoksulların yaşamı biraz daha çekilir hale gelecek.”


Kapitalist dünya sona yaklaşırken…

Jeopolitika ve ekonominin çok kötü olduğuna değinen Wallerstein, geçmişte de böylesi durumlarla karşılaşıldığını ve krizdeki hegemonyacı gücün yerinin yeni bir hegemonyacı güçle doldurulduğunu ancak henüz böylesi bir yeni hegemonyacı gücün kendini ortaya koyamadığını belirtti. Bugün dünya ekonomisinin girdiği krizin kapitalist ekonomik sistemin yapısal krizi olduğunu belirten Wallerstein, “bir sistemin tarihinde tek bir kriz vardır. O da bu evre” diyerek tartışmanın odağında kapitalizmin yerine neyin geçeceği sorusu olduğunu vurguladı. Mevcut krizi anlayabilmek için 400-500 yıllık geçmişe bakmak gerektiğini söyleyen Wallerstein, 1945 sonrası alım gücünün artırıldığı 20-25 yıllık verimli

bir döngü ve emeğe saldırıyla geçen 1980-2000 arasındaki neoliberal dönemin ardından kapitalist sistemin bir sınıra geldiğini ifade etti. Kapitalist açısından üç temel maliyet kaleminin, yani işçi ücreti, girdi maliyeti ve vergilerin 1980’e kıyasla düşük olsa bile 1945’le kıyaslandığında arttığını, döngüsel olarak yükselen bir eğriye işaret ettiğini belirten Wallerstein, bu süreci 500 yıl öncesine uzattığınızda da aynı döngüsel yükselişin adım adım gerçekleşmesinin görüleceğini ve nihayetinde de bu döngünün sınıra dayandığını söyledi.


Sistem çökerken özne olmak

Wallerstein krizden nasıl çıkılabileceği konusunda ise şunları söyledi: “Teknik olarak iki farklı çözüm olabiliyor. Biz yeni bir sistemi oluşturmaya ilerliyoruz. İki ihtimal var. Sistem gereği gibi işleyemiyor. Kapitalizm yerine geçecek olan nedir? Ya daha iyi, ya da daha kötü bir sistem. Bilemeyeceğimiz bir şeyden söz ediyorum. 30 yıl sonrası belirsiz. Bu bir aşamada tek bir kanala gelip oturacak. Bunu biliyorum.” Bu iki olasılık arasındaki farkı “Davos ruhu ile Porto Alegre arasındaki fark” şeklinde tarif eden Wallerstein, “Davos hiyerarşik, sömürgeci bir sistem. Porto Alegre demokratik, insancıl. Gerçekleşecek olan nasıl bir şey bilmiyorum, kimse bilemez” dedi. Feodalizmin çözüldüğü “1450 yıllarında da yeni sistem neye benzeyecek diye bir tartışma vardı, kimse bilmiyordu” diyen Wallerstein, ancak bu durumun bizi çaresiz duruma düşürmeyeceğini ifade etti. Bugünkü esas meselenin “özne olmak” olduğunu belirten Wallerstein, tartışmanın determinizm ile özgür irade arasındaki, ‘kader mi irade mi’ tartışması olduğunun altını çizdi. “Bir sistem normal bir evresinde iken deterministtir. Siz ne yaparsanız yapın, denge noktasına çekilir. Rus ve Fransız devrimlerinde insanlar dünyayı değiştirmek için çok çalıştı ama sistem denge noktasına çekildi” diyen Wallerstein bugüne ilişkin ise daha umutlu bir tespitte bulundu. “Ama kriz ortamında birdenbire bir özgürlük anı yaşanıyor. Bugün ne yaptığımız çok önem taşıyor. Berbat bir keşmekeş içindeyiz. Alışıldığın dışında…” diyerek bugün yürütülecek öznel/iradi çabaların geçmişe nazaran çok daha etkili sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. *** Ek: Sunumunun ardından dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Wallerstein, Karl Marx’ın bugünkü okuma listesinin üst sıralarında bulunduğunu ama Marx’ın başkalarının alıntıları ve yorumları üzerinden değil, doğrudan kendi eserlerinden okunmasını tavsiye ettiğini söyledi.

ABD’nin yerine ortaya çıkacak yeni hegemon gücün hangi devlet olabileceği sorusuna ise, gerilemesi 1870’lerde başlayan İngiltere’nin yerine ABD’nin geçmesinin 75 yıl sonra, 1945’te gerçekleştiğine dikkat çekerek, ABD gücündeki gerilemenin hemen bugün yeni bir hegemon gücün ortaya çıkacağı anlamına gelmeyeceğini belirtti. Bugünkü muhtemel adayların gelecekte varlıklarını sürdürüp sürdürmeyeceklerinin bile tartışmalı olduğunu belirten Wallerstein, en olası yeni hegemon gücün 2075’te ya da 2100’de Doğu Asya’dan çıkabileceğini, bunun da Çin ya da Japonya değil, Çin, Japonya ve Kore dahil bütün bir Doğu Asya’yı kapsayan bir yapı olabileceğini söyledi.














7 Mart 2009 Cumartesi

Sessiz Amerikalı ve en yeni Trio durumları


Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu

-Pakize’nin en yeni hali-

Sadık Yemni


Ünlü İngiliz yazar Graham Green, Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı. Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır.

Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy, Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı, Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar.

Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.


İki emperyal ve Phuong
Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular.

Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika, Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.

İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.

Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım.

“Bundan sonraki hamlen ne olacak?”
Pyle doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”
“Bana Thomas desen daha iyi olur.”
“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”
Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı.
Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.
“Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”
----
“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun? Müthişsin, müthiş!”
“Teşekkür ederim.”
“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”
“Ne hakkında?”
“Phuong.”
“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”
“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”
Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. “ dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”
“Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle.
“Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı.
---
“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”
“Ama mutlu o.”
“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. “
“Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?”
“Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”
“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”
“Benim aylığımdan başka param yok.”
“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.”

Sessiz Tanık Vigot
Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.

Yıl 2002. The Quiet American yine popüler
The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine, Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.

İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı.

Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım.
Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır.
Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale etmek altmış yıl önce de bayağı popülermiş.

Trio Durumları
1991 de vefat eden Graham Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Ekonomik krizle yeniden şekillenen yeni dünyayı da. Şu anda Vigot(Fransız), Hans(Almanya), Kader(İran), Osman(Türkiye), İvan(Rus) ve diğer aktörler de bundan sonraki filmde rol almak istemekteler. Pakize’nin rolü bu nedenle biraz karmaşıklaşmış durumda.

Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.

The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. Yarım yüzyıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar.

Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.

NOT: 1 - Fowl: Kuş, kümes hayvanı anlamına geliyor. Faul okunuyor. Bizde fol yok yumurta yok derler ya. Bu fol, o fowl olmasın? Pyle’de de Pilon, direk, kule tınısı var sanki.
2 - Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Bayağı hayırlı bir iş yapmış psikolog.

------------------------------

1 Mart 2009 Pazar


Turuncu devrimlerin sonu
Uçurumun eşiğindeki dünyamız


A planet at the brink?

By Michael T Klare
26.02.2009

Michael T Klare is a professor of peace and world security studies at Hampshire College and the author, most recently, of Rising Powers, Shrinking Planet: The New Geopolitics of Energy (Metropolitan Books).



The global economic meltdown has already caused bank failures, bankruptcies, plant closings, and foreclosures and will, in the coming year, leave many tens of millions unemployed across the planet. But another perilous consequence of the crash of 2008 has only recently made its appearance: increased civil unrest and ethnic strife. Someday, perhaps, war may follow.


As people lose confidence in the ability of markets and governments to solve the global crisis, they are likely to erupt into violent protests or to assault others they deem responsible for their plight, including government officials, plant managers, landlords, immigrants, and ethnic minorities. (The list could, in the future, prove long and unnerving.) If the present economic disaster turns into what President Barack Obama has referred to as a "lost decade", the result could be a global landscape filled with economically-fueled upheavals.


Indeed, if you want to be grimly impressed, hang a world map on your wall and start inserting red pins where violent episodes have already occurred. Athens (Greece), Longnan (China), Port-au-Prince (Haiti), Riga (Latvia), Santa Cruz (Bolivia), Sofia (Bulgaria), Vilnius (Lithuania), and Vladivostok (Russia) would be a start. Many other cities from Reykjavik, Paris, Rome, and Zaragoza to Moscow and Dublin have witnessed huge protests over rising unemployment and falling wages that remained orderly thanks in part to the presence of vast numbers of riot police. If you inserted orange pins at these locations - none as yet in the United States - your map would already look aflame with activity. And if you're a gambling man or woman, it's a safe bet that this map will soon be far better populated with red and orange pins.


For the most part, such upheavals, even when violent, are likely to remain localized in nature, and disorganized enough that government forces will be able to bring them under control within days or weeks, even if - as with Athens for six days last December - urban paralysis sets in due to rioting, tear gas, and police cordons. That, at least, has been the case so far. It is entirely possible, however, that, as the economic crisis worsens, some of these incidents will metastasize into far more intense and long-lasting events: armed rebellions, military takeovers, civil conflicts, even economically fueled wars between states.


Every outbreak of violence has its own distinctive origins and characteristics. All, however, are driven by a similar combination of anxiety about the future and lack of confidence in the ability of established institutions to deal with the problems at hand. And just as the economic crisis has proven global in ways not seen before, so local incidents - especially given the almost instantaneous nature of modern communications - have a potential to spark others in far-off places, linked only in a virtual sense.


A pandemic of economically driven violence

The riots that erupted in the spring of 2008 in response to rising food prices suggested the speed with which economically-related violence can spread. It is unlikely that Western news sources captured all such incidents, but among those recorded in the New York Times and the Wall Street Journal were riots in Cameroon, Egypt, Ethiopia, Haiti, India, Indonesia, Ivory Coast, and Senegal. In Haiti, for example, thousands of protesters stormed the presidential palace in Port-au-Prince and demanded food handouts, only to be repelled by government troops and United Nation (UN) peacekeepers. Other countries, including Pakistan and Thailand, quickly sought to deter such assaults by deploying troops at farms and warehouses throughout the country.


The riots only abated at summer's end when falling energy costs brought food prices crashing down as well. (The cost of food is now closely tied to the price of oil and natural gas because petrochemicals are so widely and heavily used in the cultivation of grains.) Ominously, however, this is sure to prove but a temporary respite, given the epic droughts now gripping breadbasket regions of the United States, Argentina, Australia, China, the Middle East, and Africa. Look for the prices of wheat, soybeans, and possibly rice to rise in the coming months - just when billions of people in the developing world are sure to see their already marginal incomes plunging due to the global economic collapse.


Food riots were but one form of economic violence that made its bloody appearance in 2008. As economic conditions worsened, protests against rising unemployment, government ineptitude, and the unaddressed needs of the poor erupted as well. In India, for example, violent protests threatened stability in many key areas. Although usually described as ethnic, religious, or caste disputes, these outbursts were typically driven by economic anxiety and a pervasive feeling that someone else's group was faring better than yours - and at your expense.


In April, for example, six days of intense rioting in Indian-controlled Kashmir were largely blamed on religious animosity between the majority Muslim population and the Hindu-dominated Indian government; equally important, however, was a deep resentment over what many Kashmiri Muslims experienced as discrimination in jobs, housing, and land use. Then, in May, thousands of nomadic shepherds known as Gujjars shut down roads and trains leading to the city of Agra, home of the Taj Mahal, in a drive to be awarded special economic rights; more than 30 people were killed when the police fired into crowds. In October, economically-related violence erupted in Assam in the country's far northeast, where impoverished locals are resisting an influx of even poorer, mostly illegal immigrants from nearby Bangladesh.


Economically driven clashes also erupted across much of eastern China in 2008. Such events, labeled "mass incidents" by Chinese authorities, usually involve protests by workers over sudden plant shutdowns, lost pay, or illegal land seizures. More often than not, protestors demanded compensation from company managers or government authorities, only to be greeted by club-wielding police.


Needless to say, the leaders of China's Communist Party have been reluctant to acknowledge such incidents. This January, however, the magazine Liaowang (Outlook Weekly) reported that layoffs and wage disputes had triggered a sharp increase in such "mass incidents," particularly along the country's eastern seaboard, where much of its manufacturing capacity is located. By December, the epicenter of such sporadic incidents of violence had moved from the developing world to Western Europe and the former Soviet Union. Here, the protests have largely been driven by fears of prolonged unemployment, disgust at government malfeasance and ineptitude, and a sense that "the system," however defined, is incapable of satisfying the future aspirations of large groups of citizens.


One of the earliest of this new wave of upheavals occurred in Athens, Greece, on December 6, 2008, after police shot and killed a 15-year-old schoolboy during an altercation in a crowded downtown neighborhood. As news of the killing spread throughout the city, hundreds of students and young people surged into the city center and engaged in pitched battles with riot police, throwing stones and firebombs.


Although government officials later apologized for the killing and charged the police officer involved with manslaughter, riots broke out repeatedly in the following days in Athens and other Greek cities. Angry youths attacked the police - widely viewed as agents of the establishment - as well as luxury shops and hotels, some of which were set on fire. By one estimate, the six days of riots caused $1.3 billion in damage to businesses at the height of the Christmas shopping season.


Russia also experienced a spate of violent protests in December, triggered by the imposition of high tariffs on imported automobiles. Instituted by Prime Minister Vladimir Putin to protect an endangered domestic auto industry (whose sales were expected to shrink by up to 50% in 2009), the tariffs were a blow to merchants in the Far Eastern port of Vladivostok who benefited from a nationwide commerce in used Japanese vehicles. When local police refused to crack down on anti-tariff protests, the authorities were evidently worried enough to fly in units of special forces from Moscow, 3,700 miles away.


In January, incidents of this sort seemed to be spreading through Eastern Europe. Between January 13th and 16th, anti-government protests involving violent clashes with the police erupted in the Latvian capital of Riga, the Bulgarian capital of Sofia, and the Lithuanian capital of Vilnius. It is already essentially impossible to keep track of all such episodes, suggesting that we are on the verge of a global pandemic of economically driven violence.


A perfect recipe for instability

While most such incidents are triggered by an immediate event - a tariff, the closure of local factory, the announcement of government austerity measures - there are systemic factors at work as well. While economists now agree that we are in the midst of a recession deeper than any since the Great Depression of the 1930s, they generally assume that this downturn - like all others since World War II - will be followed in a year, or two, or three, by the beginning of a typical recovery.


There are good reasons to suspect that this might not be the case - that poorer countries (along with many people in the richer countries) will have to wait far longer for such a recovery, or may see none at all. Even in the United States, 54% of Americans now believe that "the worst" is "yet to come" and only 7% that the economy has "turned the corner", according to a recent Ipsos/McClatchy poll. A quarter of the population also think the crisis will last more than four years. Whether in the US, Russia, China, or Bangladesh, it is this underlying anxiety - this suspicion that things are far worse than just about anyone is saying - which is helping to fuel the global epidemic of violence.


The World Bank's most recent status report, Global Economic Prospects 2009, fulfills those anxieties in two ways. It refuses to state the worst, even while managing to hint, in terms too clear to be ignored, at the prospect of a long-term, or even permanent, decline in economic conditions for many in the world. Nominally upbeat - as are so many media pundits - regarding the likelihood of an economic recovery in the not-too-distant future, the report remains full of warnings about the potential for lasting damage in the developing world if things don't go exactly right.


Two worries, in particular, dominate Global Economic Prospects 2009: that banks and corporations in the wealthier countries will cease making investments in the developing world, choking off whatever growth possibilities remain; and that food costs will rise uncomfortably, while the use of farmlands for increased biofuels production will result in diminished food availability to hundreds of millions.


Despite its Pollyanna-ish passages on an economic rebound, the report does not mince words when discussing what the almost certain coming decline in First World investment in Third World countries would mean:
Should credit markets fail to respond to the robust policy interventions taken so far, the consequences for developing countries could be very serious. Such a scenario would be characterized by ... substantial disruption and turmoil, including bank failures and currency crises, in a wide range of developing countries. Sharply negative growth in a number of developing countries and all of the attendant repercussions, including increased poverty and unemployment, would be inevitable.

In the autumn of 2008, when the report was written, this was considered a "worst-case scenario." Since then, the situation has obviously worsened radically, with financial analysts reporting a virtual freeze in worldwide investment. Equally troubling, newly industrialized countries that rely on exporting manufactured goods to richer countries for much of their national income have reported stomach-wrenching plunges in sales, producing massive plant closings and layoffs. The World Bank's 2008 survey also contains troubling data about the future availability of food. Although insisting that the planet is capable of producing enough foodstuffs to meet the needs of a growing world population, its analysts were far less confident that sufficient food would be available at prices people could afford, especially once hydrocarbon prices begin to rise again. With ever more farmland being set aside for biofuels production and efforts to increase crop yields through the use of "miracle seeds" losing steam, the Bank's analysts balanced their generally hopeful outlook with a caveat: "If biofuels-related demand for crops is much stronger or productivity performance disappoints, future food supplies may be much more expensive than in the past."


Combine these two World Bank findings - zero economic growth in the developing world and rising food prices - and you have a perfect recipe for unrelenting civil unrest and violence. The eruptions seen in 2008 and early 2009 will then be mere harbingers of a grim future in which, in a given week, any number of cities reel from riots and civil disturbances which could spread like multiple brushfires in a drought.


Mapping a world at the brink

Survey the present world, and it's all too easy to spot a plethora of potential sites for such multiple eruptions - or far worse. Take China. So far, the authorities have managed to control individual "mass incidents", preventing them from coalescing into something larger. But in a country with a more than 2,000 history of vast millenarian uprisings, the risk of such escalation has to be on the minds of every Chinese leader.


On February 2, a top Chinese Party official, Chen Xiwen, announced that, in the last few months of 2008 alone, a staggering 20 million migrant workers, who left rural areas for the country's booming cities in recent years, had lost their jobs. Worse yet, they had little prospect of regaining them in 2009. If many of these workers return to the countryside, they may find nothing there either, not even land to work.


Under such circumstances, and with further millions likely to be shut out of coastal factories in the coming year, the prospect of mass unrest is high. No wonder the government announced a $585 billion stimulus plan aimed at generating rural employment and, at the same time, called on security forces to exercise discipline and restraint when dealing with protesters. Many analysts now believe that, as exports continue to dry up, rising unemployment could lead to nationwide strikes and protests that might overwhelm ordinary police capabilities and require full-scale intervention by the military (as occurred in Beijing during the Tiananmen Square demonstrations of 1989).


Or take many of the Third World petro-states that experienced heady boosts in income when oil prices were high, allowing governments to buy off dissident groups or finance powerful internal security forces. With oil prices plunging from $147 per barrel of crude oil to less than $40 dollars, such countries, from Angola to shaky Iraq, now face severe instability.


Nigeria is a typical case in point: When oil prices were high, the central government in Abuja raked in billions every year, enough to enrich elites in key parts of the country and subsidize a large military establishment; now that prices are low, the government will have a hard time satisfying all these previously well-fed competing obligations, which means the risk of internal disequilibrium will escalate. An insurgency in the oil-producing Niger Delta region, fueled by popular discontent with the failure of oil wealth to trickle down from the capital, is already gaining momentum and is likely to grow stronger as government revenues shrivel; other regions, equally disadvantaged by national revenue-sharing policies, will be open to disruptions of all sorts, including heightened levels of internecine warfare.


Bolivia is another energy producer that seems poised at the brink of an escalation in economic violence. One of the poorest countries in the Western Hemisphere, it harbors substantial oil and natural gas reserves in its eastern, lowland regions. A majority of the population - many of Indian descent - supports President Evo Morales, who seeks to exercise strong state control over the reserves and use the proceeds to uplift the nation's poor. But a majority of those in the eastern part of the country, largely controlled by a European-descended elite, resent central government interference and seek to control the reserves themselves. Their efforts to achieve greater autonomy have led to repeated clashes with government troops and, in deteriorating times, could set the stage for a full-scale civil war.


Given a global situation in which one startling, often unexpected development follows another, prediction is perilous. At a popular level, however, the basic picture is clear enough: continued economic decline combined with a pervasive sense that existing systems and institutions are incapable of setting things right is already producing a potentially lethal brew of anxiety, fear, and rage. Popular explosions of one sort or another are inevitable.


Some sense of this new reality appears to have percolated up to the highest reaches of the US intelligence community. In testimony before the Senate Select Committee on Intelligence on February 12th, Admiral Dennis C Blair, the new Director of National Intelligence, declared, "The primary near-term security concern of the United States is the global economic crisis and its geopolitical implications ... Statistical modeling shows that economic crises increase the risk of regime-threatening instability if they persist over a one to two year period" - certain to be the case in the present situation.


Blair did not specify which countries he had in mind when he spoke of "regime-threatening instability" - a new term in the American intelligence lexicon, at least when associated with economic crises - but it is clear from his testimony that US officials are closely watching dozens of shaky nations in Africa, the Middle East, Latin America, and Central Asia.


Now go back to that map on your wall with all those red and orange pins in it and proceed to color in appropriate countries in various shades of red and orange to indicate recent striking declines in gross national product and rises in unemployment rates. Without 16 intelligence agencies under you, you'll still have a pretty good idea of the places that Blair and his associates are eyeing in terms of instability as the future darkens on a planet at the brink. ------------------

24 Şubat 2009 Salı

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


J.L.B’ye

İdeal küreselleşme: Hrönir Gerçekliği


Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.

1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.


Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan. Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.
……

Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.

Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.

İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.
Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,
Can yayınları, 1985

Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.

Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.

Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.

Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak. Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.

Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.

Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.

Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.

Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.

Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.

Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.

Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.

Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki, küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.

Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir
gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak.

İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.

Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.

Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak. Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.

İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek. Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.

Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.

Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek. C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.

Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.

Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.

Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.

Bir dakika... Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.
Aralık 2007 Amsterdam
-------------------------------------------

12 Şubat 2009 Perşembe

Akbabanın Bugünleri


Akbabanın Bugünleri



Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha önce bile. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?
Joe: Onlara sordun mu?
Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.



Akbabanın üç günü

1975 yapımı, Sydney Pollack’ın yönettiği Akbaba’nın üç günü(three days of the condor) filmini geçenlerde yeniden izledim. Joe Turner(Robert Redford) araştırma uzmanı olarak çalıştığı CIA’ya ait bürodaki herkes bir baskınla öldürülür. Şans eseri kurtulan ve tek başına kalan Turner evine bile gidemez duruma gelir. İronik bir şekilde CIA’nın katilleri peşindedir. Zor kullanarak Kathy (Faye Dunaway) adlı bir genç kadının evine sığınır. Ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bu üç günün hikayesidir film ve otuz küsur yıl sonra dahi hâlâ heyecanla seyredilebilmektedir. Daha da ilginci, filmin konusu inanılmaz günceldir.

Hemen öncesinde de 2007 yılı çıkışlı Son Ültimatom (The Bourne ultimatum) izlemiştim. Serinin yeni bölümünde Jason Bourne, yeni bir gelecek bulabilmek için kendi geçmişindeki izleri yakalamaya devam eder. Gerçek Jason Bourne‘i bulma çabasına devam ederken Moskova‘dan Paris, Londra, Tanca (Fas) ve New York‘a uzanan geniş bir alanda seyahat etmek; sürekli manevralarla her an peşinde olan yüzlerce polisi, federal ajanları ve Interpol ajanlarını safdışı etmek zorunda kalıyordu. Serinin önceki iki filmi olan “The Bourne Identity” (2002) ve “The Bourne Supremacy” (2004) dünya çapında büyük ilgi görmüş, toplam gişe hasılatları yarım milyar doları aşmıştı.


Robert Ludlum’ün okuyucuları bilirler, Bourne’nun ilk kitabı Bourne kimliği başlığıyla 1980’de yayımlandı. Ludlum 2001 yılında öldükten sonra çeşitli yazarlar yarım kalan çalışmalarını tamamlayıp onun adıyla piyasaya çıkardılar. Bunların en ünlüsü filmlerinin çok iyi iş yapması nedeniyle Eric Van Lustbaders’ın yazdığı Bourne dizisi oldu.


Akbabanın üç günü’nde Joe Turner CIA adına sivil bir büroda çalışan bir entelektüeldir. Büro arkadaşlarının neden katledildiğini hemen anlayamaz. Kathy’e durumunu şöyle izah eder.

Joe : Dinle, ben CIA için çalışıyorum. Casus değilim. Ben kitap okurum. Biz dünyada basılmış her şeyi okuruz. Biz bunların konularını bilgisayara işleriz. Bilgisayar bunları kontrol eder ve güncel CIA planları ve operasyonlarına karşı bir şey olup olmadığını saptar. Biz serüvenleri, romanları ve gazeteleri okuruz. Kim böyle bir mesleği icat etmiştir?


Filmde yüksek tempolu gerilimin arasına sıkıştırılmış nefis bir romans mevcuttur. Kathy ve Joe arasındaki konuşmalara kulak verelim biraz.


Kathy: Sen bana şahsi sorular sorabiliyorsun. Bu silah sana bana kaba davranma hakkı veriyor.
Joe: Kabaca. Sana kaba mı davrandım?
Kathy: Evet. Ne yapıyorsun evimde?
Joe: Ben… Ben…
Kathy: Her şeyimi ele geçirdin. Güç kullanarak…
Joe: Tecavüz ettim mi peki?
Kathy: Gece henüz genç.
*
Kathy: Sen… Çeşitli ve çok hoş kalitelere sahipsin.
Joe: Ne gibi kaliteler?
Kathy: İyi bakan gözlerin var. Nazik değil, ama yalan söylemeyen. Onlar çok bakmıyorlar, ama hiçbir şeyi de kaçırmıyorlar. Bu tür gözleri kullanabilirdim.
*
Kathy: Bazen beni sevmeyen fotoğraflar çekerim. Ama onları hoşuma giden şekilde çekerim. Öyle olmalı. Bu fotoğrafları atacağım.
Joe: Bu fotoğraflara bakmak hoşuma gidiyor.
Kathy: Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz.
Joe: İyi tanıdığın biri var mı?
Kathy: Seni çok iyi tanımak istediğimi düşünmüyorum. Senin çok yaşayacağını düşünmüyorum.
Joe: Bakarsın seni şaşırtırım.



Joe Turner ve Jason Bourne tip olarak çok farklıdırlar. Joe Turner zekası ve mantığıyla olayı kavramaya çalışırken, belleği yenilenmeye başlayan Bourne ortalığı kırıp dökmeğe başlar. Bourne filmlerinde Akbaba’nın üç günü’nde olan nerd (kamil aydın) atmosferi, romansı ve harika zekice düşünülmüş diyalogları bulmak imkânsızdır. Sevdiği kadın bile intikam duyguları güçlü olsun diye öldürülmek üzere vardır sanki.


Amatör Joe Turner’in içinde bulunduğu hassas durum Joubert (Max von Sydow) adlı kiralık katil tarafından dostça bir uyarı şeklinde şöyle dile getirilir.


Joe: New York’a geri dönmek istiyorum.
Joubert: Orada pek bir geleceğin yok. Şöyle olacak. Yürüyor olacaksın. İlkbaharın ilk güneşli gününde belki. Ve bir araba yanına yaklaşacak ve kapısı açılacak, tanıdığın biri, güvendiğin hatta, arabadan çıkacak. O sana gülümseyecek ve gülümsemeye devam edecek. Sana arabaya binmeni teklif edecek. Ve… (Joe’ya tabancasını geri verir) o gün için.


Joe Turner iyice çaresiz durumdadır. New York Times gazetesine giderek her şeyi anlatmaya karar verdiğini CIA ajanı Higgins’e (Cliff Robertson) açacaktır. Öncesinde şu konuşma cereyan eder.


Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha bile önce. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?
Joe: Onlara sordun mu?
Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.
Joe: Siz ne tip bir insansınız yahu? Siz yalan yüzünden foyanızın ortaya çıkmamasını gerçeği anlatmak şeklinde algılıyorsunuz.


Filmin son sahnesinde arka planda gazete binasını görürüz. Kalabalık bir caddedir. Higgins bu son çareye başvuracağını söyleyip ondan ayrılarak kalabalığa karışmak üzere olan Joe Turner’in arkasından şöyle seslenir.

Higgins:Hey, Turner! Onların öykünü basacaklarını nereden biliyorsun? Şimdi yürüyebilirsin. Ama nereye kadar eğer yayınlamazlarsa.
Joe: Yayınlayacaklar.
Higgins: Nereden biliyorsun?



Jason Bourne Kondorun üç günü filmini izleyip ders aldığından olacak kimliğini ve dönen dolapları keşfettikten sonra gazetelere gitmeye kalkışmaz. Kendine Kathy cinsinden biri de bulamayacağını iyi biliyordur sanki. Jason Bourne son filminde Fas’ta evlerin damlarından atlar, zıplar, dövüşür, silah kullanır ve sonunda şahsi zaferini kazanır. Tek kişilik ordudur. Kendi adına hareket eder. Tek başınadır ve bu nedenden öykünün inandırıcılığı sıfırın sağına yapışmış durumdadır. Aksiyon filmi olarak başarılıdır, ama Bourne’u ciddiye almanız mümkün değildir. Özellikle filmde bir çizgi roman kahramanı gibidir.


Birkaç yıl içinde Bourne dizisinin dördüncü kitabı ve filmi de piyasalara arzı endam edebilir. O da kasaları doldurma başarısı kazanabilir, ama öykünün inandırıcılık yanı su aldığı için giderek batan bir sandala benzemeye devam edecektir.


Yeni Joe Turner filmlerini dünya ahalisi sabırsızlıkla bekliyor.

27 Ocak 2009 Salı

They Live - Onları yaşatanlar biziz


They Live - Onları yaşatanlar biziz


Ünlü rejisör John Carpenter, 1988 yılında yaptığı filmin adı They Live. Carpenter, Frank Armitage takma adıyla Ray Nelson’un 1963 yılında yazdığı Sabah saat sekizde (Eight O’Clock in the Morning) adlı öyküden ve 1981 ile 1987 yılları arasında çıkan Alien Encounters (Alien ile karşılaşma) adlı dergiden hareketle yazmış senaryoyu.

Kısmen bilimkurgumsu thriller, kısmen kara komedi olan film tamah, güdümlü tüketim ve günümüzde ekonomik krizlere karşı duyulan korkuyu da yansıtmakta.

1980’lerin Amerikası. Toplumu ve ekonomiyi yöneten elit sınıflar medyayı ekonomik çıkarları için kullanan, aslında dünyalı olmayan kimseler olarak gösteriliyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: O sıralar ünlü bir güreşçi olan Roddy Piper’in canlandırdığı John Nada Los Angeles’de evsiz barksız ve iş arayan biridir. Bir şahtiyede iş bulur. Oradan tanıdığı arkadaşı sayesinde evsiz ve barksızların barındığı shantytown’da, derme çatma kurulmuş bir gecekondu biriminde kalır. Gece sokağın karşısındaki küçük kilisede bazı garipliklerin yaşandığını farkeder. Sonra gece yarısı polis kiliseyi basar ve gecekonduda oturanları orayı terketmeye zorlar. John çöplerin arasında bulduğu bir karton kutuda yüzlerce güneş gözlüğü bulur. Bu kutu daha önce dikkatini çekmiştir. Birini alır ve diğerlerini saklar. Gözlüğü takınca birden şehrin görüntüsü değişir. Her yerde normal gözlerle görünmeyen, ama beyin tarafından farkedilmeden algılanan kocaman reklam panoları asılıdır. Obey-İtaat et, conform- boyun eğ, watch television and sleep-televizyon izle ve uyu yazılıdır. Bir diğer panoda Karayipler’e gel yazısı bulunmaktadır. Daha yukarıda plajda yatan bir kadın resmi ve Evlen ve üre yazısı göze çarpmaktadır. Bir kumbara resminin altında Bu senin tanrın yazılıdır.

Gözlükle bakılınca bazı insanların yüzleri kurukafa şeklinde olan Uzaylılar (Alien) olduğunu farkeder. Bunlar her yerdedirler. Dünyayı idare eden kesim olmuşlardır kimseye belli etmeden.

John Nada o kilisede gördüğü kimseleri bulur ve uzaylılara karşı (aliens) kurulmuş örgütte yer alır. Katıldığı seminerde uzaylıların dünyadaki karbondioksit ve metan çıkışını mahsus artırmakta olduklarını, bunu dünyayı geldikleri yere benzetmek için yaptıklarını öğrenir. Lensleri Albert Hoffman adlı biri icat etmiştir. Bu kimsenin LSD’nin mucidi olduğundan söz edilmez tabii ki. Lensler sayesinde kara gözlük takmadan kurtulurlar ve rahatlıkla gerçek dünyayı izleyebilirler.

Bu arada cable 54 adlı yerel bir televizyon vericisinden uzaylıları kamufle eden sinyalin verildiğini saptamışlardır. Nada güçlükle çatıya çıkar ve ölmek pahasına çatıdaki anteni imha eder. Son nefesini verirken zaferle uzaylılara fallus işareti yapar.

Işın kesilince Los Angeles sürprizlerle dolu bir yer olur. Barda sohbet eden kibar giyimli birinin, televizyonda haberleri veren spikerin vb. alien olduğu çıkar ortaya. Film seks yapan iki kişiden birinin şoke olmasıyla sona erer.


Carpenter’ın filmindeki politik mesajın yoğunluğu 1980’lerde iyice belirginleşen bir hastalıktan, popüler kültür ve politikanın giderek artan derecede ticarileşmesinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Carpenter o sıralardaki deneyimini şöyle anlatır: Tekrar televizyon seyretmeye başladım. Ve hemen gördüğümüz her şeyin bize bir şey satmak için dizayn edildiğini farkettim. Bütün istedikleri bizim bir şey satın almamızdı. Tek istedikleri şey paramızı almaktı. Bunlar bir çeşit Alien’dı ve bütün insanlığı hipnotize etmişti.

Bu film yapılalı yirmi yılı geçti. Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bu alienlerin işi. Kan döken ve dünya çapında barışa izin vermeyenler de onlar. O bahsini ettiğimiz ışın sayesinde foyalarını belli ölçüde gizlemeyi başarıyor ve gerçeği çarpıtıyorlar. Işının acımasız hizmetkârları her yerdeler. Ama Nada’ların sayısı da artmakta.

Bir gün ışın kesildiğinde alienlar maskesiz kalacaklar. Maskeleri besleyen ışının kaynağı biziz. Mini Cable 54’ler hipnozla beynimize iliştirilmiş durumda. Işın onların yenilebilir olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden kesilecek.

Bu kadar basit!

------------------------

21 Ocak 2009 Çarşamba

KORKU ZAMANLARI - Açık Toplum için bir savunma


Hollandalılar En Çok Nelerden Korkuyor?
Açık Toplum için bir savunma

Hollanda bir korkunun pençesinde.

Üniversite profesörü Louise Fresco 2008’in şubatında, İtalya’da uzun bir süre kalıp döndükten sonra, aynı gazetede yayımladığı yazısında Hollanda’nın kolektif bir depresyon yaşadığını, bunun hakkında konuşulmadığı için ülkede durumun asla iyileşmeyeceğinin düşünüldüğünü saptıyor.

Kısacası Hollanda halkı gerçekten korkuyor ya da Hollanda halkı özellikle korkutuluyor? Biz korkutulduğunu düşünüyoruz.

Hollanda ‘İktidara gelince çok kültürlü toplumu tasfiye edeceğiz’ diyen Hans Janmaat’ı yargılayan 1997’lerden bu yana çok değişti.

‘Doğu Batıyı satın alıyor. Çinliler Alman Dresdner bankasının hisse senetlerini aldılar. Yakında SBS6’yı da Çinliler devralacak. Çin firmaları Avrupa’da bir Truva atıdır.’


Elitin eğitimden gelen eksiklikleri yüzünden bugün yetkin, mükemmel bir açık toplum havası yaratmak yerine, bugünün korkan Hollandasının alemeti farikası olan yabancıdan korkan, kindar ve içine kapanık bir atmosfer yaratılmıştır.




Geçen yılın sonunda Het Bange Nederland, Korkan Hollanda adlı bir kitap yayımlandı. Jan Willem Duyvendak, Ewald Engelen ve Ido de Haan adlı üç yazarın kitabı bu ülkede yaşayan herkesi olduğu kadar, özellikle Türkleri, Faslıları ve müslüman göçmenleri ilgilendirmekte. Bu sayımızda sizlere bu kitaptan önemli gördüğümüz pasajlardan alıntı yapacak ve verilmek istenen mesajı ayrıntılı bir şekilde özetleyeceğiz.

Hollanda halkının korkuları üç ana maddede özetlenmekte.
1 – Yabancılar
2 – Kozmopolitlik, yani dünya vatandaşlığı
3 – Kapitalizm

Havalandırma kapakları sımsıkı kapalı başlıklı birinci bölüme biraz kulak verelim.

Hollanda bir korkunun pençesinde. 2005 yılının şubatında, Theo van Gogh cinayeti sonrası Geert Mak o sıralarda çok ünlü olan Gedoemd tot kwetsbaarheid, İnciticiliğe dek lanetlenmiş, adlı yazısında Hollandalıların dünyaya bakışlarında korkunun merkez öğe haline geldiğini saptıyor. Hıristiyan Demokrat partiden Maxime Verhagen o sıralarda NRC Handelsblad gazetesinin birinci sayfasına aynı saptamayı şu şekilde taşıyor:
‘Toplumu endişe ve korku etkisi altına almış durumda. Hollanda günahsız olma özelliğini kaybetti, bir kimlik krizinin içine süreklenmiş durumda. Adeta bir vakümün içinde ve kendine yeni bir yön arıyor. Biz her şeyi yapamayacağımızı, hoşgörünün sınırsız olamayacağını ve çok kültürlülüğün daima mutluluk verici olmadığını idrak ediyoruz. Bireyselliğin, saygısız davranışların, radikalleşmenin ve terörizmin aşırı serbestliğin sonucu olduğunu giderek daha çok farketmekteyiz.’

O zamandan bu yana bu korkular azalmadı. Bakan Ella Vogelaar 2007 yılı sonunda Geert Wilders ve Rita Verdonk’u güvensizlik duygusu yaratmakla suçladı. Amsterdamlı profesör Meindert Fennema NRC Handelsblad gazetesine durumu şöyle izah ediyor: Politik kusursuzluk korku politikasıyla yer değiştirmiş durumda, ama aynı sonucu veriyor. Genele yayılmış istek tartışmaların tonunu düşürmek ve artık müslümanları daha fazla incitecek şeyler söylememek şeklinde.

Üniversite profesörü Louise Fresco 2008’in şubatında, İtalya’da uzun bir süre kalıp döndükten sonra, aynı gazetede yayımladığı yazısında Hollanda’nın kolektif bir depresyon yaşadığını, bunun hakkında konuşulmadığı için ülkede durumun asla iyileşmeyeceğinin düşünüldüğünü saptıyor. ABN-Amro’nun parçalanmasını, Polonyalı işçilerin gelmesi cinsinden her oluşum bu duygunun haklılığının bir kanıtı gibi görülüyor.

Kanaat liderlerinin dışındaki topluluklarda da korku konu edilmekte. Dordrecht’den dahiliyeci Gijs de Jong Trouw gazetesine 2008 martında yolladığı mektupta şunları söylüyor:

Korku kontrol edilemeyen bir duygu. Terörizm ve İslam için korku. Ama bu tamamı değil. Bu korkuyu besleyen daha derin korkular mevcut. İnsanlar çevrelerinin değiştiğini görüyorlar ve otoriteden hiç kimse onları dinlemiyor. İnternet birçok şeyi elde etmemizi sağlıyor, ama dünyayı küçültüp hızlandırıp birçok insanın boyunu aşıyor. Euro hayatı daha pahalı yapmıyacak denmişti. Herkes gelirinin 2.20 kere azaldığını, ama fiyatların böyle olmadığını biliyor. Küreselleşme saadet kaynağımız olacaktı. Bir çok kimse Çin ve Hindistan’dan gelen mamuller yüzünden iş alanlarının kaybolduğunu görüyor. Daha iyi servis verme bir çok firmada telefon servislerine bırakılmış durumda. ABN-Amro saygınlığı olan bir bankadır. Birkaç aysonra satıldı ve sorumluluklarını yerine getirmedi. Biz neden işten kolayca çıkarma hakkını vermiyoruz? Bunu istiyenler hariç, kim çalışanlar işten daha hızla atılırlarsa daha çok iş alanı açılacağını düşünüyor? Kısacası hvatandaş yaşamı üzerindeki kontrolu kaybettiğini ve bunun giderek sadece daha kötü hale geldiğini hissediyor. Kimliğini ve yaşam perspektifini kaybetmekten korkuyor. Bu korku kapının dışında tutulmak zorunda. Bunu sadece gürültü ve bir diğer paratöner (yıldırımsavar) için yapabilirsiniz.

Dordrechtli ilginç dahiliyecinin sayıp döktüğü gibi korku bir çok şeyden kaynaklanabilir. Ama ne olduğunu keşfedebileceğimiz bir şablon mevcuttur. En önemlisi başta Türkler, Faslılar, müslümanlar, fundamentalistler ve terröristler olmak üzere yabancı kültürün başat hale gelmesi korkusudur. İkinci korku kendi içlerinden gelen, kozmopolitlerin beşinci kolu tabir edilen, yani dünya vatandaşları, sol kilise tabir edilen ekibin tabuları, kültürel bocalamalara neden oluyor. Sonuncu olarak ekonomik tehlikeler için duyulan korku geliyor. Yani yabancı yatırımcılar (içlerinde anglosakson ve ülke içinden olanlar da var), küreselleşmeciler, neoliberaller ve pazarfundementalisleri.
Bu tehlikelere karşı tepki olarak Hollandalılar son yıllarda kapılarını sert bir şekilde kapadılar. Göçmenler yasası keskinleştirildi ve istenmeyen yabancılar ülkedışı edildi. İçeride kalmak sadece Hollanda kimliğine ayak uydurmakla mümkündü. Böyle bir kimliğin olup olmadığını soranlar kozmopolit olarak damgalanmaktaydılar. Hollanda’nın uluslararası ekonomi sayesinde nasıl zenginleştiğini bilenler ekonomik izolasyonun en iyi zamanlarını yaşadığını görmekteler. Hollanda birkaç yıl içinde içine kapanarak, kendini kısıtlayarak, birçok şeyden korkan bir ülke olarak değişti.
Bu arada kimin kimden korktuğu, ya da kimlerin kimleri korkuttuğu pek açıkça belirgin değil. Bir şey çok açık;hakkında konuşulan korkular halkın gerçekten hissettiği korkular değil. Sosyal ve Kültürel plan bürosunun 2007 rakamlarına göre 1995’ten bu yana ilk kez o yıl en az sayıda insan kendini güvende hissetmediğini söylemiş. Risk almaktan kaçınan davranışlar örneğin akşamları evde kalmak ya da tehlikeli yerlerde gezinmekten sakınmak giderek azalmaktadır. Terör saldırılarına karşı duyulan korku da giderek azalmakta. Milli Terörle mücadele Koordinatörlüğünün araştırmalarına göre 2007 yılında Hollandalıların sadece yüzde 16’sı terör saldırılarından korkmaktaymış. Bu yüzde 2006 yılında yüzde 29’du.

Ferahlık verici haberlere rağmen korku, tanınmış politikacıların internette, televizyon ve radyoda icra ettikleri politik tartışma programlarında en önde gelen konu olmaya devam ediyor. Bu bize mevcut korkuların önemli bir bölümünün kendinden emin olmama duygusunun harekete geçirdiği duygulardan kaynaklandığını gösteriyor.
Kısacası Hollanda halkı gerçekten korkuyor ya da Hollanda halkı özellikle korkutuluyor? Biz korkutulduğunu düşünüyoruz. Kendine güveni olmayan elit diğer insanları korkutuyor. Bizim Hollanda’daki korku üzerine düşüncemiz budur. Suçlayıcı parmak özellikle bu tür eliti işaret etmektedir:politikacılar, halk temsilcileri ve idareciler. Hollanda ekonomisini yönetenler, medya, bilim ve kültürde önde gelenlerin bir kısmı.

Kitabın Korku İmajları başlıklı bölümüne kısa bir göz atalım.

Yabancılar
Yaratılan görüntüler, yaratılan imajlar masum değildir. Kanaat ve zevk oluşturan elitlerin geçen yıllarda ne yapacağı kestirelemeyen yabancı imajını nasıl inşa ettiklerini gördük. Yabancı bizim tam tersimizdir. O modernite evveldir, bizler modern ya da postmodernizdir. O sakallıdır, biz traşlıyızdır. O inançlıdır, biz laikizdir. O asosyal, biz sosyalizdir. O sadece gururuna düşkündür, biz ise hak edene değer veririz. O hemen sinirlenir patlar, biz sakince tartışırız.

Hollanda ‘İktidara gelince çok kültürlü toplumu tasfiye edeceğiz’ diyen Hans Janmaat’ı yargılayan 1997’lerden bu yana çok değişti.

Geert Wilders Fitna filminin gösterileceğini haber verdiğinde bakan vekili Ahmed Aboutaleb, ‘Müslümanlar için duyulan korku gerçektir ve müslümanlar bunu küçümsememelidirler.’ Dedi. Wilders’ı korku yaydığı için kınadı ve ‘Bırakın filmi yapsın. Bana yarın göstersin, korkmuyorum.’ Dedi.

Fortuyn Hollanda’nın islamlaştığını söyleyerek halkta şok yaratmayı başarmıştı.

Theo van Gogh müslümanlara sürekli olarak keçi düzücüler dediği için bir çok kimse için Max Blokzijl değil, bir çeşit Pietje Bell’di. Nahiv bir kahramandı yani.

Ayaan Hirsi Ali bir tartışma programında Hz Muhammed için ahlaksız dediği ve islamı çirkin, kabul edilemez bulduğu için saygınlık kazanmıştı.

Örnekler çok fazla. Burada bir kısmına değindik. Gelelim ikinci korku maddesine. Dünya vatandaşları.

De kosmopolit
Hollanda’daki yerli çokkültürcüler, dünya vatandaşları tepki çekmeye devam etmekteler.

Bir örnek 2007 yılının ekim ayında Hollanda ile özdeşleşmek konulu WRR – raporunun tanıtılması sırasında Prenses Maxima’nın Hollanda’nın özgün bir kimliği olup olmadığını sorduğunda olay çıkmıştı.

Yazar Paul Scheffer bir gün sonra De Pers’te şöyle yazmıştı:
Hollandalıların büyük çoğunluğu topraklarına bağlıdır. Tarih, dil, evlenme şekilleri kendilerine özgüdür. ... Maxima çok airmiles puanı biriktirdiği için bir dünya vatandaşıdır.

Maxima’nın De Telegraaf’daki cevabı şöyleydi:
Gariptir ki, saray ailesinde bu tür tehlike uyarılarını ciddiye alacak pek kimse yoktur. Saray ailesi Maxima’nın da dahil olduğu dünya vatandaşlarından oluşmaktadır ve kültürlerin birbirlerine entegre olmalarını zenginlik olarak görmektedir. Hollanda’daki entelektüeller de bu kesim içinde kendilerini evde hissetmektedirler. Onlar entegrasyonun bir çok vatandaş için sorun olduğunu, ama bunun geçici bir sorun olduğunu biliyorlar.


De Volkskrant gazetesi De Telegraaf’daki yoruma karşılık veriyor:
Maxima iyimser savunmasında kendi ayrıcalıklı pozisyonunun es geçiyor. Yüksek öğrenim görmüş ve korunmalı durumdaki bir kadın kendini kolaylıkla dünya vatandaşı hissedebilir. Toplumun daha az ayrıcalıklı kesiminde milliyet ve etnisite gerilim yaratıyor.(...) Maxima bir iyimser tecrübeuzmanı olarak politik gerçekliği ve bir çok Hollandalının duygularını es geçiyor.

Kapitalist
Üçüncü korku kapitalizme kritik bakıştan kaynaklanmakta. Doksanlı yılların ortalarında dünya çapında etkin olan finans kapital açıkça haşin bir faza girdi. Yatırımcılar artık kendi milli borsalarına bağlı değiller ve dünyada kâr yapabilmek için binbir dolap çevirmektedirler. Milli, saygın ve dev kurumların birbiri ardınca satılması, tafsiye edilmesi bütün dünyada olduğu gibi Hollanda’da da hayal kırıklığı yaratmış durumda.

‘Doğu Batıyı satın alıyor. Çinliler Alman Dresdner bankasının hisse senetlerini aldılar. Yakında SBS6’yı da Çinliler devralacak. Çin firmaları Avrupa’da bir Truva atıdır.’

Doğulu yatırımcıların Batı’yı satın aldığı söylentileri yabancıdan korku duygusunu körüklemekte. Hollanda halkı Hollandalı firmaların hâlâ Hollandalı olduğu zamanlar için nostalji duymaktadır.

Kitap açık bir toplumu savunurken zor günlerin aşırılığı, kendine güvensiz elit, ahlakdışı etkiler, göçmenlerin ufak çocuk yerine konması, açık ekonominin önşartları gibi konuları irdeliyor ve son olarak da daha kaliteli bir elitin seçilmesinin şart olduğunu vurguluyor.

Aynı isimleri yineleyip durmanın bir alemi yok. Politikayla ve tarihle biraz olsun ilgili olan herkes özellikle politik elitin eskilere nazaran bütün dünyada daha az kaliteye sahip olduğunu biliyor.

Daha bilinçli bir elitin seçimi
Söylendiği gibi açık bir toplum için şu anda Hollanda’da kanaatı şekillendirenlerden daha bilinçli, bilge elitlere gereksinim vardır.
Bugünkü elitlerin alameti farikası sadece dar görüşlü ve önyargılı
Olmak değildir. Bu elitler her açıdan bodurdurlar. Ruh, ambisyon ve cesaret olarak bodurdurlar. Sayı olarak azdırlar ve yeterince hareketli değildirler. Bu ekip sosyaldır ve kültürel olarak homojendir. Göçmenleri de hâlâ kadınlara yaptıkları gibi aralarına almazlar; ama bir kez alırlarsa uyuşmazlık nadiren görülür. Bu tartışmalarda sürekli aynı yüzleri görmemize neden olur. 2002 yılında kabinede bir değişim beklentisi belirdiyse de elitlerin kalitesi açısından bir gelişme meydana gelmedi. İyi çalışan sosyalizasyon mekanizmalarında ve elitin seçiminde eksiklikler mevcuttur. Bütün bunlara başlangıç olarak en büyük fire eğitimde verilmektedir. Aşağısı bayağı sert, üstü laubali bir şekilde yumuşaktır. Bu iki noktada da iyileştirme mümkündür.

İlköğretim son yıllarda deyim yerindeyse ‘problemçocuklarla’ dolup taşmaktadır. Seksen bin kadar öğrenci şu anda ya özel ilköğretim, ya da ‘birlikte tekrar okula’ çerçevesinde normal okullara gitmektedir. Doksan ortalarıyla kıyaslandığında artış yüzde 67’dir. Bazı öğrencilerde hiper aktiflik, okuma zorluğu, hesap yapma zorluğu ya da yüksek zekalı olma durumları tespit edilmiştir. Giderek artan sayıda öğrencinin ağır ders ortamı, kendini kanıtlama baskısı, sınav stresi nedeniyle okula isteksiz gittiği gözlemlenmektedir.

Üç yazar kitabın bu bölümünde sınav sistemlerine, üniversal eğitimin çok pahalı olmasına, öğrencilerin yarısının dört yıllık üniversiteleri yedi yılda bitirdiğine dikkati çeker.

Elitin eğitimden gelen eksiklikleri yüzünden bugün yetkin, mükemmel bir açık toplum havası yaratmak yerine, bugünün korkan Hollandasının alemeti farikası olan yabancıdan korkan, kindar ve içine kapanık bir atmosfer yaratılmıştır.



De Bange Nederland adlı kitabı okumanızı hassasiyetle öneriyoruz.

Yayıncı: Bert Bakker, Amsterdam
Yıl: 2008